23 Şubat 2023 Perşembe

 

ateşten biçilen ekin

                                                                                                   Sezai Karakoç için

 

sen şimdi gönderine siyah bayraklar çekilmiş

bir ülkenin mahcubiyetinde

telaşlı ayaklarını mezarlık yokuşunda bırakarak

sarsak adımlarla

iskenderiye’ye doğru, kitaplarını yakmaya

 

çünkü korkunç elleriyle akşam serinliğini ortadan kaldıran yetimlik

çünkü canları parmaklarından çekilmiş kızların

aşık oldukları günden kalan hüzün

çünkü ölümün acısıyla inleyen insanların görmekten korktuğu düşler

seninle yok oluşa

seninle, yangınların unutturmaya cüret edemediği yılların arasına

çünkü vazgeçmek uzun bir yoldur diye

inanmayı seçtin kavrulmuş bakışlara

 

izini sürdüğüm günlerin sonunda

çaresiz, mahcup bir yüzle

satmaya çalışıyorum ruhumu

ismin karşılığında

 

sen eyy kalbime kazınan o siyah nokta

büyüyen ve öfkesiyle baş başa kalan

sen eyy baharın ve leylakların habercisi

beni bakışlarının kıyısında tut

bana ertelenmemiş bir gün bağışla

başka türlü nasıl yaşanır bilmiyorum

 

5 Aralık 2017 Salı

Ses

“Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

 

Hayatın herhangi bir öznesi hakkında düşünmeye/yazmaya başladığımda döndüğüm yer hep çocukluğum oluyor. Çünkü çocukluk hayata hesapsız bir bakış atabildiğimiz tek yer. Çocukluğu az gürültülü şehirlerde geçirmiş olmayı bir ayrıcalık olarak görürüm. Böyle şehirlerde duyduğunuz yegâne şey hayatın kendisi olur çünkü. Artık sadece reklamlarda kaldığı düşünülen o eski mahallelerde, hâlâ bir yerlerde yaşamaya devam eden o eski mahallelerde sesin kendine özgü bir varoluş simgesi haline geldiğine tanık olursunuz. Mahallenin serserisini de seyyar satıcısını da kızgın ihtiyarını da sesinden tanırsınız. Ezan sesini duymak için kulak kabartmanıza gerek kalmaz. Rüzgârı ve kuşları, göğün bereketini ve kızgınlığını hiçbir tasvire gerek duymaksızın yaşarsınız.

Kulağımıza okunan o ilk ezandan beri sese olan bağlılığımız, giderek çeşitlenen ve ayrışan bir güzellikle, bize hayatın süregelen öğretme metodunun ilk ve en özel parçası olarak anlama varmamızda en büyük etken oluyor. Duymak insanoğluna verilmiş en güzel nimetlerden biri. Bu yüzdendir ki konuşmak yerine dinlemeyi seçen insanlar incelikli oluyor. Çünkü anlamak önce dinlemekle, sesi ve sesin geldiği yeri kavrayabilmekle mümkün oluyor.

Ses, anlamaya ve anlatmaya yönelik çabalarımızın aracı olarak, toplumla aramızdaki ilişkiyi şekillendiren harikulade bir unsur olarak, sanatla aramızdaki ilişkide de yol gösterici vasfıyla hayatımızda mühim bir yer işgal etmekte. Yükselen, alçalan, üzen sevindiren, mutlu eden ya da öfkelendiren seslerin arasında ömrümüzü geçirmekteyiz.

Annemin utangaç bir sevinçle söylediği türkülerden beri kulağıma çalınan seslerin ana damarını hep türküler oluşturdu. Doğup büyüdüğüm toprakların şiir ve sazla ilişkisi harikuladedir. Şiir/türkü söylemek ortaya bir sanat eseri koymaktan çok hayata dair notlar almaktır. Defalarca kez insanların kişisel tarihlerini şiir ile yazdıklarına tanık oldum. Okuma yazma bilmeyen birçok köylü kadının söylediği şiirlere hayranlık besledim. Bir şiiri okurken kendi içsesimizle seslendiririz onu. Şiiri söyleyen kendi sesiyle söylediğinde şiir de asıl sesini bulmuş olur. Bu yüzdendir ki o kadınlar değme şairlerin bile işaret etmekte zorlandığı saf anlatıya mahir olurlar.

Şiirin sesi, şiiri iyi yapan en esaslı öğe sanırım. Sözün, insanüstü bir kavrayışın sesi olarak, çıktığı ağızdan, dinleyicisinin idrakine yaptığı etki şiirin saf bir hakikatle ortaya konuluşunun sonucudur. Şiir söyleyenin, hakikati söylemekten başka derdi yoksa da şiir ancak bir karşılık bulduğundan nihayete ermiş olur.

Şiirin taşıdığı ses yani şairinin ona biçtiği kaftan ne kadar hakikate ve samimiyete dayalıysa okuyucusunda/dinleyicisinde değeri de o kadar artar. Güzel kelimeler ya da metaforlarla bezenmiş ve fakat hakikatten ve samimiyetten uzak şiir ancak iyi işleyen bir makine kadar değerlidir. Belki de bu yüzden şiir kurmak kavramını eğreti bulmuşumdur. Şiiri kurmak yani kelimeleri metaforlarla dönüştürüp bir eser inşa etmek dile hâkim hemen herkesin yapabileceği bir şeyken şiir yazmak/söylemek şaire has bir durumdur.


Şiir elbette kelimelerle, metaforlarla göz alıcı tasvirlerle yazılan bir sanat eseridir. Şairle şiir kuran arasındaki fark şiirin taşıdığı sesle, o sesin nereden geldiğiyle ilgilidir. İçinde gerçek bir sancı taşımayan, bir gerçekliğe yaslanmayan(Burada bir parantez açmak lazım. Bir gerçekliğe yaslanmak kavramını illa ki yaşanmışlıkla açıklamamak gerekir. Görülen, duyulan, işitilen ya da hissedilen şey gerçekliktir. İnsanın mesela taştan korkuyor olması mantıksız da olsa yaptığı etki açısından gerçektir. Gerçekliği sadece kendi hissettiklerimizle tasvir edemeyiz.),üzerinde emek harcanmamış bir metin ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar güzel kurgulanırsa kurgulansın sesinin niteliği sağlam değilse uzun ömürlü olmayacaktır.

Şiire Giden




Herkes dosta verdi ifadesini,
Bizimkini ülüzgara yazdılar
Sümmani

İnsana nereden geldiği belli olmayan(benim nereden geldiğini anlamadığım mı demeliyim?) bir dert çekme biçiminin, insandan taşması haline şiir diyorum ben. Çünkü ne yapsam onunla birlikte yaşayamadığım bir hâl üzre oldum ömrüm boyunca. Yalnızlık mı dersiniz, hiçbir dış etken olmaksızın insanın içinde doğan, büyüyün bir gâm/keder/kasavet hâli mi dersiniz bilmem, gerçekten bilmem çünkü tanımlamak için bir dolu kelime kullanabildiğim bu hâli bir yere oturtabilmiş değilim.
Octavio Paz’ın şiirlerinden birinde denk geldiğim bir kelime var: sunyata. Sanskritçe bir kelime. Mutlak boşluk anlamına geliyor. Hiçlik ve tükenmişlik gibi anlamlara geldiğini de okumuştum.  İlgimi çeken mutlak boşluk tanımı oldu. Sanıyorum Budist inancından kaynaklı bir tanımlama bu. Bizim dünya hayatı boştur tanımımıza yakın ama dünya hayatı ile değil de insanın ruh hâli ile alakalı bir tanım anladığım kadarıyla. Bana ne gâvurun inancından deyip çok da irdelemedim açıkçası. Ve lakin içinde kendimi bulduğum hâli tanımlamamda yer yer işime yaradığı aşikâr.
İşte bu mutlak boşluk hâli, ne yapsam içinden çıkamadığım, felaha eremediğim şu duruma çare aradım ömrümce.. Ne yapsam da varlığımı ilerlediği eksende yalpalamadan, saçmalamadan, kayda değer tutabilsem? Varlığımdan ve varlığımın gideceği noktadan yana bir şüphem yok. Bir gün gelecek ruhumu bana verene teslim edeceğim ve hesabımı vereceğim bu açık. Ama nasıl kendimi dinç ve yürekli tutacağım? 

Toprağa iz bırakmayı başaran insanlar değiliz artık. Yaşadığımız çağ bizi hızla tüketen ve yok eden bir çağ. Kendimi dinç ve yürekli tutmaktaki amacım neydi? Kaygım iz bırakmak mı? Sanmam. Adımın anılmasını sağlayabileceğim birçok şey yapabilirdim ama hiçbirine heves etmedim. Kaygım dünyaya bir fayda sağlamak mı? Hiç de değil. Çünkü kendi boşluğuna çare bulamamış bir insanım. Tek derdim ayakta durmamı sağlayacak bir meşgale bulmak. Ayakta ve dinç ve yürekli.
Benim için işte bu noktada şiir giriyor devreye. Ben şimdiye dek şiir yazdığı için mutlu olan bir insan görmedim. Şiir yüzünden mutmain olmuş bir insan da görmedim. Madem öyle hiçbir şeye ilaç olmayan şiire olan bu iştiyak neden? Çünkü şiir insanı ayakta ve dinç tutar. Çünkü şiir beni ayakta ve dinç tutuyor. Baş edemediğim ne varsa, yani gelip biriken ve beni aşan ne varsa onlara dayanmayı ve yüklerimden kurtarmasa bile onları taşınır kılmayı sağlaması yüzünden şiire yaslanıyorum. Şiir korkmamamı sağlıyor. 

Şairler de diğer insanların yaşadığı duyguları yaşıyor. Bütün mesele şairlerin bu duyguları çok yoğun yaşıyor olmaları. Sevgiyi, nefreti, acıyı, sevinci yani insana ait bütün bu duyguları normal insanlardan çok daha yoğun yaşamaları yüzünden şiiri bir denge unsuru olarak kullanıyorlar. Ya da bu tamamen benim algım. İşte yazının başında sözünü ettiğim nereden geldiği belli olmayan bu dert çekme biçimi beni şiire zorluyor. Nerden geldiği belli değil diyorum çünkü bu hâl yaratılıştan mı kaynaklı yoksa insanın yapıp ettikleriyle mi alakalı bilmiyorum. Böyle doğmuş da olsam, sonradan bu hâle bürünmüş de olsam yaşadığım ne varsa bir noktada şiire dönüşüyor. Dönüşmese beni mahvedecek biliyorum. Biliyorum çünkü bazı dizelerin peşinden koşarken çektiğim kahır tarif edilebilir değil. Bunu tamamen rahatsızlık veren bir şey olarak düşünmüyorum. Çok sevdiğim/çok sevindiğim bir durumun ertesinde de aynı şeyi yaşıyorum. Bu bazen o kadar uzun zaman alıyor ki unutmamış olmama hayret ediyorum. Bazı dizeler yaşadığım şeylerin/düşüncelerin arkasından gelirken bazıları için yıllarca beklemiş olmam hayret verici. Bunu yaşadığım/düşündüğüm şeylerin yoğunluğuna değil onları hazmetme sürecine bağlıyorum. Bu unut(a)mama hadisesi zaman zaman insana haz veren bir durum olsa da ekseriyetle delirip kurtulsam diyorum.

Biraz deli değilse insanın şair olması pek de düşünülebilir değil. Sağlıklı insan işi değil şiir. Normal bir hayat yaşamayı başarabilmiş insanların şiir tuzağına düşmeyeceklerini düşünüyorum. Ama asıl garip olan şu ki normal bir hayat yaşamayı başarabilmiş insanlar delilerin yazdıklarına/yaşadıklarına imreniyorlar.

Şiirden Gelen



Çocukluğumdan hatırladığım pek fazla bir şey yok. Hatırda kalan az sayıda şeyin gerçek olduğunu biliyorum ama. İlkgençliğim ise tam bir kaostu. 

Anadolulu Müslüman bir ailede, tipik bir Anadolu mahallesinde büyüdüm. Mahalledeki yaşıtlarıyla hemen hiçbir ortak noktası olmayan bir çocuktum. Arabesk dinlenen, vaktin çoğu o zamanlar mantar gibi çoğalmaya başlayan bilardo salonlarında geçirilen, ve bunların dışında kalan vakitlerde yaz kış demeden top oynanan bir mahalleydi bizimkisi. Sokakta oynanan oyunların hepsini ben de oynadım elbette. İki hayatım var gibiydi o zamanlar. Mahalleden arkadaşlarla geçirdiğim zamanlarda yaşadığım bir hayat ve onlardan ayrılıp kendim olduğum bir hayat. Sokakta oynayan ben de gerçekti elbet. Ama bir noktada arkadaşlardan ayrışmak mecburiyeti hâsıl oluyordu. Çünkü ben başımı alıp gitmeyi severdim. Okumayı severdim. Hele de şiiri. Anlayacak kadar okumakla ilgili olduğum halde iyi şairlerle yoğun bir şekilde tanışma fırsatından mahrumdum. Hem iyi şairleri bilen birileri yoktu hayatımda hem de kitaba para vermek o günler için fazla lükstü. İlkgençliğime kadar Sezai Karakoç ve Mehmet Akif Ersoy dışında iyi şairler okumamış olmayı çok büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Bu iki isim dışında sonradan biz bunlara şair derdik diye utanarak adını andığım bir kaç kişi daha var o kadar. Şiirin hayatımdaki yerini düşünürsek kendimi bu konuda tahmin bile edemeyeceğiniz kadar eksik hissediyorum. 

O mahalleden dışarı adım atmak ise hayatıma kaos getirdi. İlkgençliğimde bulduğum hemen her şeyi okumaya ve dışarıdan arkadaşlar edinmeye başladım. Bunlar, o zamana kadar yaşadığım ortamın kapalı bir kutudan ibaret olduğunu anlamamı sağladı. Ama her şeyi başlatan ve şu an olduğum kişi olmamı sağlayan yegane şey şiirdir. Sağlam bir dize beni her zaman çok iyi bir romandan daha fazla etkilemiştir. Sıkı şairleri tanıdığım için gerçeğe olan iştahım alevlendi. Öyle bir noktaya geldim ki yaptığım her şeyi, düşüncelerimi, zevklerimi, giydiğim şeylere kadar hayatımla ilgili ne varsa sorgulamaya başladım. Bunu gerçekten düşünen ben miyim yoksa okuduğum bir yazarın etkisinde mi kaldım? Bu kazağı almak istiyorum ama bunu gerçekten beğendiğim için mi istiyorum yoksa trendlerden mi etkileniyorum? Çayı demli ve şekersiz sevmemin nedeni ne? Şiir yüzünden bunlar gibi binlerce soru ile boğuştuğum bir dönem yaşadım. Kaostan kastım işte budur. Ne yapacağımı hiç bilmediğim bir dönemdi o dönem. En büyük şansım bunları konuşabileceğim bir kaç dost edinmiş olmamdı. Günlerce bu konular üzerine konuşabiliyor, aklımdaki binlerce soruyu ortaya serebiliyordum. Ama bu desteğe rağmen ne yapacağımı bilemez bir halde ortalıkta dolanmaya devam ediyordum. Gerçeğe ve insanın kendisi hakkında hakiki bir tanıma ulaşması çok sancılı oluyor. Ben şiire tutundum ve kaostan çıkmayı başardım. Dostlarımdan bazıları bunu başaramadı. Vazgeçtiler.
Şiire tutunmuş olmayı çok önemsiyorum. Çünkü şiir salt gerçektir. Salt gerçek olmayan şiir yok olup gider. Çünkü şiir okuyucusu gerçeği ayırt edebilecek bir noktaya ulaşan insandır. 
Burada bir parantez açmak lazım. Şiir derken sadece modern şiirden söz açmıyorum. Anadolu'ya ait iki muhteşem güzellik var. Biri türküdür diğeri şiir. İkisini birbirinden ayıramayız zaten. Biz sözle var olagelmiş bir milletiz. Sözümüzü ister yanına saz ekleyip söylemiş olalım isterse yalın bir kaç dize ile ifade etmiş olalım tüm derdimiz gerçeği ifade etmek oluyor. Sözümüz yaşadığımız hayata rehber oluyor ve devamını sağlıyor. Çünkü bu topraklarda yaşıyorsanız Sezai Karakoç'un yanına Ruhsati Baba'yı koymadan gerçeği bulmanız biraz zor. Karacaoğlan'ın öfkesini İsmet Özel'i okuyarak anlayabilirsiniz. Aşkı, Sümmani'den ve Turgut Uyar'dan aynı keyifle dinleyebilirsiniz. 
Milattan sonra ikibinonaltı yılının kasım ayından dünyaya baktığımda sadece sanal bir gerçeklik görüyorum. Bu sanal gerçeklik sanal dünyayı aşıp sokağı tamamen ele geçirmiş durumda. Sanal gerçeklik tanımlamasındaki gerçek kelimesi dahi gerçek değil. Yaşadığımız dünya bize gerçek olmayı öğütlemiyor çünkü. Sanal bir hayat meydana getirmeyi ve o gerçeklikte kendimizi tanımladığımız şekilde yaşamamızı salık veriyor. Ne olduğumuz konusunu rafa kaldırıp ne gibi göründüğümüz konusunu önemsememizi istiyor. İnsanlık reklam filmlerinden fırlamış gibi. Hangi saat sizi tanımlar? Ayakkabınız size ne tür bir karizma sağlar? Arabanızın markası ne kadar saygınlık getirir? Yazdığınız şiir gerçek olsun olmasın ne kadar alıcı bulmanıza neden olur? Bütün işi gücü piyasa yapmaktan ibaret bir insanlık! Ne korkutucu! Ne aşağılayıcı!

İşte bu yüzden yeni insanlar tanımak konusunda çok hevessizim. Eskiden konuşmaya başladım mı vaktin nasıl geçtiğini anlamazdım. Şimdi bir kaç cümleden sonrası çekilmez bir hal alıyor. Çünkü gerçek bir insanla gerçek bir sohbet yapma şansı bulmak çok zor. Bütün bu sanallık (naylonluk mu demeliyim?) içinde debelenip durduğumu hissediyorum. Dönüp şiire gömülüyorum.