5 Aralık 2017 Salı

Şiirden Gelen



Çocukluğumdan hatırladığım pek fazla bir şey yok. Hatırda kalan az sayıda şeyin gerçek olduğunu biliyorum ama. İlkgençliğim ise tam bir kaostu. 

Anadolulu Müslüman bir ailede, tipik bir Anadolu mahallesinde büyüdüm. Mahalledeki yaşıtlarıyla hemen hiçbir ortak noktası olmayan bir çocuktum. Arabesk dinlenen, vaktin çoğu o zamanlar mantar gibi çoğalmaya başlayan bilardo salonlarında geçirilen, ve bunların dışında kalan vakitlerde yaz kış demeden top oynanan bir mahalleydi bizimkisi. Sokakta oynanan oyunların hepsini ben de oynadım elbette. İki hayatım var gibiydi o zamanlar. Mahalleden arkadaşlarla geçirdiğim zamanlarda yaşadığım bir hayat ve onlardan ayrılıp kendim olduğum bir hayat. Sokakta oynayan ben de gerçekti elbet. Ama bir noktada arkadaşlardan ayrışmak mecburiyeti hâsıl oluyordu. Çünkü ben başımı alıp gitmeyi severdim. Okumayı severdim. Hele de şiiri. Anlayacak kadar okumakla ilgili olduğum halde iyi şairlerle yoğun bir şekilde tanışma fırsatından mahrumdum. Hem iyi şairleri bilen birileri yoktu hayatımda hem de kitaba para vermek o günler için fazla lükstü. İlkgençliğime kadar Sezai Karakoç ve Mehmet Akif Ersoy dışında iyi şairler okumamış olmayı çok büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Bu iki isim dışında sonradan biz bunlara şair derdik diye utanarak adını andığım bir kaç kişi daha var o kadar. Şiirin hayatımdaki yerini düşünürsek kendimi bu konuda tahmin bile edemeyeceğiniz kadar eksik hissediyorum. 

O mahalleden dışarı adım atmak ise hayatıma kaos getirdi. İlkgençliğimde bulduğum hemen her şeyi okumaya ve dışarıdan arkadaşlar edinmeye başladım. Bunlar, o zamana kadar yaşadığım ortamın kapalı bir kutudan ibaret olduğunu anlamamı sağladı. Ama her şeyi başlatan ve şu an olduğum kişi olmamı sağlayan yegane şey şiirdir. Sağlam bir dize beni her zaman çok iyi bir romandan daha fazla etkilemiştir. Sıkı şairleri tanıdığım için gerçeğe olan iştahım alevlendi. Öyle bir noktaya geldim ki yaptığım her şeyi, düşüncelerimi, zevklerimi, giydiğim şeylere kadar hayatımla ilgili ne varsa sorgulamaya başladım. Bunu gerçekten düşünen ben miyim yoksa okuduğum bir yazarın etkisinde mi kaldım? Bu kazağı almak istiyorum ama bunu gerçekten beğendiğim için mi istiyorum yoksa trendlerden mi etkileniyorum? Çayı demli ve şekersiz sevmemin nedeni ne? Şiir yüzünden bunlar gibi binlerce soru ile boğuştuğum bir dönem yaşadım. Kaostan kastım işte budur. Ne yapacağımı hiç bilmediğim bir dönemdi o dönem. En büyük şansım bunları konuşabileceğim bir kaç dost edinmiş olmamdı. Günlerce bu konular üzerine konuşabiliyor, aklımdaki binlerce soruyu ortaya serebiliyordum. Ama bu desteğe rağmen ne yapacağımı bilemez bir halde ortalıkta dolanmaya devam ediyordum. Gerçeğe ve insanın kendisi hakkında hakiki bir tanıma ulaşması çok sancılı oluyor. Ben şiire tutundum ve kaostan çıkmayı başardım. Dostlarımdan bazıları bunu başaramadı. Vazgeçtiler.
Şiire tutunmuş olmayı çok önemsiyorum. Çünkü şiir salt gerçektir. Salt gerçek olmayan şiir yok olup gider. Çünkü şiir okuyucusu gerçeği ayırt edebilecek bir noktaya ulaşan insandır. 
Burada bir parantez açmak lazım. Şiir derken sadece modern şiirden söz açmıyorum. Anadolu'ya ait iki muhteşem güzellik var. Biri türküdür diğeri şiir. İkisini birbirinden ayıramayız zaten. Biz sözle var olagelmiş bir milletiz. Sözümüzü ister yanına saz ekleyip söylemiş olalım isterse yalın bir kaç dize ile ifade etmiş olalım tüm derdimiz gerçeği ifade etmek oluyor. Sözümüz yaşadığımız hayata rehber oluyor ve devamını sağlıyor. Çünkü bu topraklarda yaşıyorsanız Sezai Karakoç'un yanına Ruhsati Baba'yı koymadan gerçeği bulmanız biraz zor. Karacaoğlan'ın öfkesini İsmet Özel'i okuyarak anlayabilirsiniz. Aşkı, Sümmani'den ve Turgut Uyar'dan aynı keyifle dinleyebilirsiniz. 
Milattan sonra ikibinonaltı yılının kasım ayından dünyaya baktığımda sadece sanal bir gerçeklik görüyorum. Bu sanal gerçeklik sanal dünyayı aşıp sokağı tamamen ele geçirmiş durumda. Sanal gerçeklik tanımlamasındaki gerçek kelimesi dahi gerçek değil. Yaşadığımız dünya bize gerçek olmayı öğütlemiyor çünkü. Sanal bir hayat meydana getirmeyi ve o gerçeklikte kendimizi tanımladığımız şekilde yaşamamızı salık veriyor. Ne olduğumuz konusunu rafa kaldırıp ne gibi göründüğümüz konusunu önemsememizi istiyor. İnsanlık reklam filmlerinden fırlamış gibi. Hangi saat sizi tanımlar? Ayakkabınız size ne tür bir karizma sağlar? Arabanızın markası ne kadar saygınlık getirir? Yazdığınız şiir gerçek olsun olmasın ne kadar alıcı bulmanıza neden olur? Bütün işi gücü piyasa yapmaktan ibaret bir insanlık! Ne korkutucu! Ne aşağılayıcı!

İşte bu yüzden yeni insanlar tanımak konusunda çok hevessizim. Eskiden konuşmaya başladım mı vaktin nasıl geçtiğini anlamazdım. Şimdi bir kaç cümleden sonrası çekilmez bir hal alıyor. Çünkü gerçek bir insanla gerçek bir sohbet yapma şansı bulmak çok zor. Bütün bu sanallık (naylonluk mu demeliyim?) içinde debelenip durduğumu hissediyorum. Dönüp şiire gömülüyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder