Çocukluğumdan
hatırladığım pek fazla bir şey yok. Hatırda kalan az sayıda şeyin gerçek
olduğunu biliyorum ama. İlkgençliğim ise tam bir kaostu.
Anadolulu
Müslüman bir ailede, tipik bir Anadolu mahallesinde büyüdüm. Mahalledeki
yaşıtlarıyla hemen hiçbir ortak noktası olmayan bir çocuktum. Arabesk dinlenen,
vaktin çoğu o zamanlar mantar gibi çoğalmaya başlayan bilardo salonlarında
geçirilen, ve bunların dışında kalan vakitlerde yaz kış demeden top oynanan bir
mahalleydi bizimkisi. Sokakta oynanan oyunların hepsini ben de oynadım elbette.
İki hayatım var gibiydi o zamanlar. Mahalleden arkadaşlarla geçirdiğim
zamanlarda yaşadığım bir hayat ve onlardan ayrılıp kendim olduğum bir hayat.
Sokakta oynayan ben de gerçekti elbet. Ama bir noktada arkadaşlardan ayrışmak
mecburiyeti hâsıl oluyordu. Çünkü ben başımı alıp gitmeyi severdim. Okumayı
severdim. Hele de şiiri. Anlayacak kadar okumakla ilgili olduğum halde iyi
şairlerle yoğun bir şekilde tanışma fırsatından mahrumdum. Hem iyi şairleri
bilen birileri yoktu hayatımda hem de kitaba para vermek o günler için fazla
lükstü. İlkgençliğime kadar Sezai Karakoç ve Mehmet Akif Ersoy dışında iyi
şairler okumamış olmayı çok büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Bu iki isim
dışında sonradan biz bunlara şair derdik diye utanarak adını andığım bir kaç
kişi daha var o kadar. Şiirin hayatımdaki yerini düşünürsek kendimi bu konuda
tahmin bile edemeyeceğiniz kadar eksik hissediyorum.
O mahalleden
dışarı adım atmak ise hayatıma kaos getirdi. İlkgençliğimde bulduğum hemen her
şeyi okumaya ve dışarıdan arkadaşlar edinmeye başladım. Bunlar, o zamana kadar
yaşadığım ortamın kapalı bir kutudan ibaret olduğunu anlamamı sağladı. Ama her
şeyi başlatan ve şu an olduğum kişi olmamı sağlayan yegane şey şiirdir. Sağlam
bir dize beni her zaman çok iyi bir romandan daha fazla etkilemiştir. Sıkı
şairleri tanıdığım için gerçeğe olan iştahım alevlendi. Öyle bir noktaya geldim
ki yaptığım her şeyi, düşüncelerimi, zevklerimi, giydiğim şeylere kadar
hayatımla ilgili ne varsa sorgulamaya başladım. Bunu gerçekten düşünen ben
miyim yoksa okuduğum bir yazarın etkisinde mi kaldım? Bu kazağı almak istiyorum
ama bunu gerçekten beğendiğim için mi istiyorum yoksa trendlerden mi
etkileniyorum? Çayı demli ve şekersiz sevmemin nedeni ne? Şiir yüzünden bunlar
gibi binlerce soru ile boğuştuğum bir dönem yaşadım. Kaostan kastım işte budur.
Ne yapacağımı hiç bilmediğim bir dönemdi o dönem. En büyük şansım bunları
konuşabileceğim bir kaç dost edinmiş olmamdı. Günlerce bu konular üzerine
konuşabiliyor, aklımdaki binlerce soruyu ortaya serebiliyordum. Ama bu desteğe
rağmen ne yapacağımı bilemez bir halde ortalıkta dolanmaya devam ediyordum.
Gerçeğe ve insanın kendisi hakkında hakiki bir tanıma ulaşması çok sancılı
oluyor. Ben şiire tutundum ve kaostan çıkmayı başardım. Dostlarımdan bazıları
bunu başaramadı. Vazgeçtiler.
Şiire tutunmuş
olmayı çok önemsiyorum. Çünkü şiir salt gerçektir. Salt gerçek olmayan şiir yok
olup gider. Çünkü şiir okuyucusu gerçeği ayırt edebilecek bir noktaya ulaşan
insandır.
Burada bir parantez
açmak lazım. Şiir derken sadece modern şiirden söz açmıyorum. Anadolu'ya ait
iki muhteşem güzellik var. Biri türküdür diğeri şiir. İkisini birbirinden
ayıramayız zaten. Biz sözle var olagelmiş bir milletiz. Sözümüzü ister yanına
saz ekleyip söylemiş olalım isterse yalın bir kaç dize ile ifade etmiş olalım
tüm derdimiz gerçeği ifade etmek oluyor. Sözümüz yaşadığımız hayata rehber
oluyor ve devamını sağlıyor. Çünkü bu topraklarda yaşıyorsanız Sezai Karakoç'un
yanına Ruhsati Baba'yı koymadan gerçeği bulmanız biraz zor. Karacaoğlan'ın
öfkesini İsmet Özel'i okuyarak anlayabilirsiniz. Aşkı, Sümmani'den ve Turgut
Uyar'dan aynı keyifle dinleyebilirsiniz.
Milattan sonra
ikibinonaltı yılının kasım ayından dünyaya baktığımda sadece sanal bir
gerçeklik görüyorum. Bu sanal gerçeklik sanal dünyayı aşıp sokağı tamamen ele
geçirmiş durumda. Sanal gerçeklik tanımlamasındaki gerçek kelimesi dahi gerçek
değil. Yaşadığımız dünya bize gerçek olmayı öğütlemiyor çünkü. Sanal bir hayat
meydana getirmeyi ve o gerçeklikte kendimizi tanımladığımız şekilde yaşamamızı
salık veriyor. Ne olduğumuz konusunu rafa kaldırıp ne gibi göründüğümüz
konusunu önemsememizi istiyor. İnsanlık reklam filmlerinden fırlamış gibi.
Hangi saat sizi tanımlar? Ayakkabınız size ne tür bir karizma sağlar? Arabanızın
markası ne kadar saygınlık getirir? Yazdığınız şiir gerçek olsun olmasın ne
kadar alıcı bulmanıza neden olur? Bütün işi gücü piyasa yapmaktan ibaret bir
insanlık! Ne korkutucu! Ne aşağılayıcı!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder