5 Aralık 2017 Salı

Ses

“Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

 

Hayatın herhangi bir öznesi hakkında düşünmeye/yazmaya başladığımda döndüğüm yer hep çocukluğum oluyor. Çünkü çocukluk hayata hesapsız bir bakış atabildiğimiz tek yer. Çocukluğu az gürültülü şehirlerde geçirmiş olmayı bir ayrıcalık olarak görürüm. Böyle şehirlerde duyduğunuz yegâne şey hayatın kendisi olur çünkü. Artık sadece reklamlarda kaldığı düşünülen o eski mahallelerde, hâlâ bir yerlerde yaşamaya devam eden o eski mahallelerde sesin kendine özgü bir varoluş simgesi haline geldiğine tanık olursunuz. Mahallenin serserisini de seyyar satıcısını da kızgın ihtiyarını da sesinden tanırsınız. Ezan sesini duymak için kulak kabartmanıza gerek kalmaz. Rüzgârı ve kuşları, göğün bereketini ve kızgınlığını hiçbir tasvire gerek duymaksızın yaşarsınız.

Kulağımıza okunan o ilk ezandan beri sese olan bağlılığımız, giderek çeşitlenen ve ayrışan bir güzellikle, bize hayatın süregelen öğretme metodunun ilk ve en özel parçası olarak anlama varmamızda en büyük etken oluyor. Duymak insanoğluna verilmiş en güzel nimetlerden biri. Bu yüzdendir ki konuşmak yerine dinlemeyi seçen insanlar incelikli oluyor. Çünkü anlamak önce dinlemekle, sesi ve sesin geldiği yeri kavrayabilmekle mümkün oluyor.

Ses, anlamaya ve anlatmaya yönelik çabalarımızın aracı olarak, toplumla aramızdaki ilişkiyi şekillendiren harikulade bir unsur olarak, sanatla aramızdaki ilişkide de yol gösterici vasfıyla hayatımızda mühim bir yer işgal etmekte. Yükselen, alçalan, üzen sevindiren, mutlu eden ya da öfkelendiren seslerin arasında ömrümüzü geçirmekteyiz.

Annemin utangaç bir sevinçle söylediği türkülerden beri kulağıma çalınan seslerin ana damarını hep türküler oluşturdu. Doğup büyüdüğüm toprakların şiir ve sazla ilişkisi harikuladedir. Şiir/türkü söylemek ortaya bir sanat eseri koymaktan çok hayata dair notlar almaktır. Defalarca kez insanların kişisel tarihlerini şiir ile yazdıklarına tanık oldum. Okuma yazma bilmeyen birçok köylü kadının söylediği şiirlere hayranlık besledim. Bir şiiri okurken kendi içsesimizle seslendiririz onu. Şiiri söyleyen kendi sesiyle söylediğinde şiir de asıl sesini bulmuş olur. Bu yüzdendir ki o kadınlar değme şairlerin bile işaret etmekte zorlandığı saf anlatıya mahir olurlar.

Şiirin sesi, şiiri iyi yapan en esaslı öğe sanırım. Sözün, insanüstü bir kavrayışın sesi olarak, çıktığı ağızdan, dinleyicisinin idrakine yaptığı etki şiirin saf bir hakikatle ortaya konuluşunun sonucudur. Şiir söyleyenin, hakikati söylemekten başka derdi yoksa da şiir ancak bir karşılık bulduğundan nihayete ermiş olur.

Şiirin taşıdığı ses yani şairinin ona biçtiği kaftan ne kadar hakikate ve samimiyete dayalıysa okuyucusunda/dinleyicisinde değeri de o kadar artar. Güzel kelimeler ya da metaforlarla bezenmiş ve fakat hakikatten ve samimiyetten uzak şiir ancak iyi işleyen bir makine kadar değerlidir. Belki de bu yüzden şiir kurmak kavramını eğreti bulmuşumdur. Şiiri kurmak yani kelimeleri metaforlarla dönüştürüp bir eser inşa etmek dile hâkim hemen herkesin yapabileceği bir şeyken şiir yazmak/söylemek şaire has bir durumdur.


Şiir elbette kelimelerle, metaforlarla göz alıcı tasvirlerle yazılan bir sanat eseridir. Şairle şiir kuran arasındaki fark şiirin taşıdığı sesle, o sesin nereden geldiğiyle ilgilidir. İçinde gerçek bir sancı taşımayan, bir gerçekliğe yaslanmayan(Burada bir parantez açmak lazım. Bir gerçekliğe yaslanmak kavramını illa ki yaşanmışlıkla açıklamamak gerekir. Görülen, duyulan, işitilen ya da hissedilen şey gerçekliktir. İnsanın mesela taştan korkuyor olması mantıksız da olsa yaptığı etki açısından gerçektir. Gerçekliği sadece kendi hissettiklerimizle tasvir edemeyiz.),üzerinde emek harcanmamış bir metin ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar güzel kurgulanırsa kurgulansın sesinin niteliği sağlam değilse uzun ömürlü olmayacaktır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder