"Kahramanlar
olağanüstü zamanlarda inanılmaz işler yapan normal insanlardır." Bu sözü
nereden okuduğumu hatırlamıyorum. Okuduğum zaman kesinlikle doğru bir tespit
diye düşündüğümü hatırlıyorum. Çünkü bizim tarihimiz sıradan insanların
kahramanlıklarıyla doludur. 15 Temmuz 2016 tarihine kadar bu kahramanlıklar bize uzaktı. Nene Hatunları,
Sütçü İmamları hepimiz bilirdik lakin bu insanların kahramanlıklarını idrakine
vardığımız vaki değildi. 15 Temmuz 2016 günü bir şey oldu ve biz bu kahramanlarla tanıştık, yan yana kol
kola durduk.
15 Temmuz 2016
gününü yani bir grup teröristin kendi halkını katletme planları yapıp
kahramanların altında ezildiği o günü yaşadığım en özel günlerden biri olarak
hatırlıyorum. Akşam on buçuk gibi eve dönmüştüm. Çocuklarımı yatırıp ne var ne
yok bakmak için bilgisayar başına geçtim. Gördüğüm ilk şey Boğaz
Köprüsü'nü(Bizim için o köprünün adı artık Şehitler Köprüsü'dür) kapatan askeri
kamyonlarla ilgili haberlerdi. Tam o sıralar twitterı yavaşlatmaya karar verdi
sevgili büyüklerimiz ve ne olduğunu anlamamız biraz uzun sürdü. Twitter erişimi
ara ara geliyordu. Terörist saldırı mı var? İhbar mı var? tweetleri arasında
birinin gönderdiği bir videoyu gördüm. Bir sahilde askerin bir tanesi insanlara
evlerine gitmeleri gerektiğini söylüyordu. Neden diye soran birine TSK ülke
yönetimine el koydu diye cevap veriyordu. Şoka girmedim, şaşırmadım bile. Çok enteresan
anlardı benim için. İnsanların ekseriyetle krize girdiği anlarda aşırı sakin
kalabilmek gibi bir özelliğim var. Belki ondan belki darbe olmasını bekliyor
oluşumdan sakince TRT'yi açtım. Öyle ya bir darbe varsa bunu TRT'den ilan
etmeleri gerekiyordu. Ama TRT normal yayınına devam ediyordu. Tekrar twitterda
gezinmeye başladım. Derken TRT'de hava durumu yayını başladı. Herkes darbeden
söz ederken TRT'nin hava durumu yayınlaması garibime gitti. Yaklaşık 2
dakikalık yayın bir kaç kez dönünce anladım ki teröristler TRT'yi ele geçirmiş
ve açıklamaya hazırlanıyorlardı. Bir süre bekledikten sonra açıklama düştü
ekranlara.
80 darbesine
dair binlerce şey okumuş ya da dinlemişimdir. Askerin insanlara nasıl
zulmettiğini, gözaltıları, işkenceleri, darbenin ardından gelen ve benim
yaşıtım olan herkesin yaşadığı kısıtlamaları iyi biliyordum. Tepkimi göstermek
için dışarı çıkmam gerektiğini biliyordum. Yaşadığım ülkeye, çocuklarımın
hayatlarına yapılan bu eylemi engellemem gerektiğini, engellemeyesem bile
çocuklarımın yüzüne bakacak kadar bile olsa karşı durmam gerektiğini
biliyordum. Oturduğum çevrede gel birlikte darbeye karşı duralım diyebileceğim
tanıdığım kimse yoktu. Tek başıma da olsa çıkmam gerektiğini düşünüp yola
koyuldum ve Sultanbeyli merkeze indim. Meydanda çok kalabalık olmayan bir grup
toplanmıştı. Aralarına katıldım. Bu arada durumu kontrol etmeye devam ediyordum.
İnsanların yazdıklarından bazı yerlerin çok kritik durumda olduğunu ve
çatışmalar yaşandığını öğrendim. Bunların arasında bana yakın olan ve
gidebileceğimi düşündüğüm yerler Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri ve
Çengelköy'dü. Boğaz Köprüsü'ne gitmeye karar verdim. Sultanbeyli'de herhangi
bir çatışma yoktu çünkü. Bu denli büyük bir olayın gerçekleştiği bir zamanda,
bulunacaksam en kritik noktalardan birinde bulunmalıydım. Fakat telefonumun
şarjı bitmek üzereydi. Eve döndüm telefonumu şarja taktım. Üstümü değiştirdim.
Abdest alıp yatsı namazını kıldım. Tekrar olayların durumunu kontrol edip yola
koyuldum. O gün sokağa çıkanların geneli aileleriyle helalleştiğinden
bahsediyor. Bense çocuklarıma bakarken vazgeçerim diye korktum ve odalarına bile giremedim. Dua ederek
çıktım sokağa. Boğaz Köprüsü'ne gidecektim. Benzinliğe uğradım,
sıra vardı. Belki dönemem
kolay kolay diye düşünüp para çektim. Sigara aldım bir kaç paket.
Atm ve benzinlik kuyruklarının, fırın önünde bekleşen kalabalıkların arasından
geçtim. Dışarısı ilk çıktığım zamana göre çok kalabalıklaşmıştı. Yolda
Cumhurbaşkanı'nın insanları meydanlar çağırdığını öğrendim.
TEM
kapalıydı. Yanyoldan köprüye doğru yola çıktım. Dudullu civarından TEM'e
girdim. Tamamen boş yolda hızla yol alıyordum ki Ataşehir'de köprüye
giden yolu kamyonlar kapatmıştı. Aynı yoldan ters istikamete dönüp çıkış
aramaya başladım. Biraz
ilerledikten sonra 4 tane polis beni durdurdu. Trafikte sıkışmışlar. Bizi Çamlıca
Gişelere götürür müsün dediler aldım arabaya. Polis telsizinden hem helikopterlerden ateş açıldığını hem de
köprüdeki çatışmanın durumumu öğrendim. Sanırım konuşan emniyet müdürü idi ve şöyle diyordu "her türlü
ateş serbest". İyiden iyiye bir savaşın içine doğru gittiğimin farkına
varmaya başladım. Polisleri bıraktıktan sonra köprüye doğru tekrar yola koyuldum. Kendimce ara
yollardan bir rota çizdim. E5'e indim. Göztepe'de halkın
ele geçirdiği tankı gördüm. Tankların
sokaklarda olduğu haberlerini almıştım ama E5'in orta yerinde o tankı görene
kadar durum benim için somutlaşmamıştı. Çünkü güzergâhımda ne bir çatışma ne de tank vs. vardı.
Savaş somutlaştıkça ben korktum. Korktum ama ilerlemeye devam ettim. Altunizade
Köprüsü'nün
altında trafik durmuş gibi görünüyordu. Arabayı oraya bırakıp yürümeye
başladım. Yol boyu şahadet ve
salavat getirdim. Yürürken çok şiddetli bir patlama sesi duydum. Top atışı
olduğunu düşündüm. Sonradan öğrendim ki o ses sonik patlama sesi imiş ve
insanların kalbine korku salmak için yapılmış. İnsanların bir kısmı geri
dönüyordu. Yetişemedim diye düşünmeye başladım. İlerledikçe çatışma seslerini
duydum. Köprüye ulaştım. Binlerce insanın tanklara, uçaklara, kurşun yağmuruna sonik
patlamalara rağmen orada olduğunu gördüm. O kalabalığı görünce bu savaşı
kaybetmeyeceğimizi anladım. Köprünün avrupa yakasından geliş istikametinde
gişelere 200 metre kadar uzakta duvar dibinde çatışmayı izlemeye başladım.
Orada bekleyen bir kaç polis arabasının arkasında olduğumuzu ve teröristlerin
oraya doğru ateş açtığını anlayınca biraz üstteki ağaçların arasına çıktım. Ben
çıkarken bira önce bulunduğum yerin önüne TOMA'larla set yaptı polis. Silah
sesleri çok kısa aralıklarla dursa da hiç kesilmiyordu. Neredeyse 5 dakikada
bir biri vuruluyordu. İnsanlar yaralıyı bir arabaya taşıyor, gönderiyor ve
direnmeye devam ediyordu. Teröristler ateş ettikçe Allah-u Ekber nidaları da
şiddetleniyordu. Teröristlerin bulunduğu noktaya çok yakın konumlarda,
gişelerin beton duvarları arkasında bekliyordu insanlar. Kimsenin geri adım
atmadığını görmek ve hiç tanımadığım binlerce insanla bir olmak beni biraz
cesaretlendirdi. Birkaç dakika sonra biraz önce bulunduğum duvar dibinde bir
kişi başından vurularak şehit düştü. Üzerini örttüler. Güneş doğmaya yaklaşınca
sabah namazını kılmak için düz bir yer bakındım. Bir kaç kişinin cemaat
olduğunu görüp yanlarına durdum. Bir anda kurşun sesleri çoğaldı. Bulunduğumuz
yere doğru ateş ediyorlardı. Yine korku. Dizlerimin bağı çözüldü. Kalbim o
kadar hızlı atmaya başladı ki bir an düşecek gibi oldum. Sonra eğer ölürsem
şehit olacağım geldi aklıma. Çok da kayda değer olmayan bir hayat yaşamış
birine göre çatışma alanında ve dahi namaz esnasında vurulup şehit düşmek çok
büyük bir ödül sayılırdı. İçime düşen ferahlığı ve kıldığım namazdan aldığım
zevki tarif edemem.
Namazı
kıldıktan çok kısa bir süre sonra insanların önüne set olarak çektikleri
TOMA'lardan birine tank ile ateş edildi. Bulunduğumuz yer sarsıldı. Kafamı
kaldırıp bakınca tank mermisinin TOMA'yı delip geçtiğini ve arkasında bir süre
önce benim de durduğum duvarın dibinde bekleyen bir kaç insanı şehit ettiğini
gördüm. 3 kişi şehit oldu diyordu kalabalıktan birisi. Detayları
anlatmayacağım. Kamera kayıtlarını, resimleri gördü artık herkes. Tank ateşinin
üzerinden çok zaman geçmeden teröristlerin bulunduğu yerde bir hareketlilik
oldu. Siper alan teröristler ortaya çıkmaya başladı ve teslim oldular. Biz
kazandık. Biz kazandık cümlesi daha önce hiç kurmadığım bir cümle idi. O an kim
olduğunu hiç bilmediğim sonradan gördükçe, okudukça tanıdığım binlerce insanlar
birlikte aldık köprüyü. Biz kazandık.
Köprü artık
bizimdi. Binlerce insan hep birden köprüye doğru koşmaya başladı. Ben sakin
adımlarla yavaş yavaş ilerledim. Çatışmanın bitmesi beni rahatlatmıştı. Köprüyü
girip biraz ilerledikten
sonra tankların üzerine çıkan insanların yanından geçtim. Binlerce mermi kovanı
vardı. Bir kaç tanesini toplayıp cebime attım. Tankların üzerindeki insanların
resmini çektim. Korkuluklardan atlayıp köprünün kenarına geldim. Güneş yeni doğmuştu
ve İstanbul enfes görünüyordu. O an ne tanklar kaldı aklımda ne sürekli artan
kalabalık. Bulunduğum yerden boğazın resmini çektim. Sonra bir sigara yakıp
seyretmeye başladım. Öyle ya madem köprüyü düşmanın elinden almıştık keyfini
sürmek lazımdı. Kısa bir süre de olsa köprünün ve İstanbul'un keyfini çıkarmak
için yürüyerek karşıya geçmeye karar verdim. Köprüden yürüyerek geçmek öyle
kolay kolay mümkün olacak bir şey değildi çünkü. Daha köprünün ortasına
gelmemiştim ki bir arbede oldu. Polis teslim olan askerleri halktan korumaya
çalışıyordu. Sabaha kadar çatışma alanında durup, yanında yöresinde bir çok
insanın öldüğüne şahit olan halk askerlerin kendilerine teslim edilmesini
istiyordu. Kalabalık dağılmaya yanaşmayınca TOMA'dan su sıkıp biber gazı attılar
üstümüze. İçimden iki dakika keyif yaptırmadınız diye atarlandım polislere.
Oradaki işimin
bittiğine karar verip geriye döndüm. Bu arada Çengelköy'de çatışma sürüyordu. Bu kadar soluklanmak yeter deyip oraya
gitmek üzere yürümeye
başladım. Bu arada ülkenin bir çok yerinin kurtarıldığı haberleri gelmeye
başladı. Daha köprüden
çıkmamıştım ki Çengelköy'deki
çatışmanın sona erdiği haberi geldi. Eve dönmeye karar verdim. Arabaya kadar
tekrar yürüdüm. Güneş kendini
iyice hissettirmeye başlamıştı. Arabaya ulaşana kadar kan ter içinde kaldım.
Dedim şu rezilliğimin bir fotoğrafını çekeyim. Sonra utandım, vazgeçtim.
İnsanların kanlarını akıttığı yerde birazcık yorgun ve terlemiş halimi
hatırlatacak bir fotoğrafı çekmekten hicap duydum. Arabaya bindim ve yine ters istikametten
ilerlemeye başladım. Radyoyu açtım TRT Radyo 3'te klasik müzik çalıyordu. Camları açtım rüzgar yüzüme vurdu. Bir elimi camdan dışarı çıkardım.
Rüzgarı iyice hissetmek istedim. Yaşadığımı
çok yoğun hissettiğim anlardan birindeydim. Sürekli hamdederek
ve muzaffer bir gülümseme ile döndüm eve. Çocuklarım hâlâ uyuyordu. Öptüm birkaç kez. Geleceklerinin
kurtulmasında zerre miktarı da olsa bir katkım olduğu için şükrettim. Sonra
bilgisayarın başına geçip o gece ne olup bittiğini anlamaya çalıştım.
Darbe
teşebbüsünün üzerinden 10 gün geçti. Hikâyeler, videolar, resimler önümüze
düştükçe o gece vatanın her yanında binlerce insanın kahramanlaştığına şahit
olduk hepimiz. Eskiden bize anlatılan ve itiraf edelim bazen inanmakta zorluk
çektiğimiz kahramanlık hikâyelerinin gerçek olduğunu da anladık böylece. Bu
güne kadar o gece başımdan geçenleri anlatmaya pek hevesli değildim. Anlatmaya
değer bir hikâyem olduğunu düşünmüyordum. Niye mi yazdım? Şahitliğimi anlatmak
için.
Diyeceğim o ki ben
o kahramanların bir kısmıyla birlikte bulundum. Hepsi biraz deliydi. Öyle ya
tankların, uçakların, kurşun yağmurlarının önüne durmak pek de akıl kârı bir iş
değil. Pek muteber akıl sahipleri itidal çağrıları yaparken onlar
sokaklardaydı. Onlarla yürüdüm, nöbet bekledim, sigara içtim, sohbet ettim.
Kanlarının aktığını gördüm, vücutlarının parçalandığını. Orada o yiğitlerle
bulunmaktan şeref duydum. Onlar tanklara, kurşunlara karşı yürüdü, gördüm.
Şahidim. Kimi gazi oldu, kimi şehit. Ben kaldım. Bana da anlatmak düştü.