5 Aralık 2017 Salı

Ses

“Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş”

 

Hayatın herhangi bir öznesi hakkında düşünmeye/yazmaya başladığımda döndüğüm yer hep çocukluğum oluyor. Çünkü çocukluk hayata hesapsız bir bakış atabildiğimiz tek yer. Çocukluğu az gürültülü şehirlerde geçirmiş olmayı bir ayrıcalık olarak görürüm. Böyle şehirlerde duyduğunuz yegâne şey hayatın kendisi olur çünkü. Artık sadece reklamlarda kaldığı düşünülen o eski mahallelerde, hâlâ bir yerlerde yaşamaya devam eden o eski mahallelerde sesin kendine özgü bir varoluş simgesi haline geldiğine tanık olursunuz. Mahallenin serserisini de seyyar satıcısını da kızgın ihtiyarını da sesinden tanırsınız. Ezan sesini duymak için kulak kabartmanıza gerek kalmaz. Rüzgârı ve kuşları, göğün bereketini ve kızgınlığını hiçbir tasvire gerek duymaksızın yaşarsınız.

Kulağımıza okunan o ilk ezandan beri sese olan bağlılığımız, giderek çeşitlenen ve ayrışan bir güzellikle, bize hayatın süregelen öğretme metodunun ilk ve en özel parçası olarak anlama varmamızda en büyük etken oluyor. Duymak insanoğluna verilmiş en güzel nimetlerden biri. Bu yüzdendir ki konuşmak yerine dinlemeyi seçen insanlar incelikli oluyor. Çünkü anlamak önce dinlemekle, sesi ve sesin geldiği yeri kavrayabilmekle mümkün oluyor.

Ses, anlamaya ve anlatmaya yönelik çabalarımızın aracı olarak, toplumla aramızdaki ilişkiyi şekillendiren harikulade bir unsur olarak, sanatla aramızdaki ilişkide de yol gösterici vasfıyla hayatımızda mühim bir yer işgal etmekte. Yükselen, alçalan, üzen sevindiren, mutlu eden ya da öfkelendiren seslerin arasında ömrümüzü geçirmekteyiz.

Annemin utangaç bir sevinçle söylediği türkülerden beri kulağıma çalınan seslerin ana damarını hep türküler oluşturdu. Doğup büyüdüğüm toprakların şiir ve sazla ilişkisi harikuladedir. Şiir/türkü söylemek ortaya bir sanat eseri koymaktan çok hayata dair notlar almaktır. Defalarca kez insanların kişisel tarihlerini şiir ile yazdıklarına tanık oldum. Okuma yazma bilmeyen birçok köylü kadının söylediği şiirlere hayranlık besledim. Bir şiiri okurken kendi içsesimizle seslendiririz onu. Şiiri söyleyen kendi sesiyle söylediğinde şiir de asıl sesini bulmuş olur. Bu yüzdendir ki o kadınlar değme şairlerin bile işaret etmekte zorlandığı saf anlatıya mahir olurlar.

Şiirin sesi, şiiri iyi yapan en esaslı öğe sanırım. Sözün, insanüstü bir kavrayışın sesi olarak, çıktığı ağızdan, dinleyicisinin idrakine yaptığı etki şiirin saf bir hakikatle ortaya konuluşunun sonucudur. Şiir söyleyenin, hakikati söylemekten başka derdi yoksa da şiir ancak bir karşılık bulduğundan nihayete ermiş olur.

Şiirin taşıdığı ses yani şairinin ona biçtiği kaftan ne kadar hakikate ve samimiyete dayalıysa okuyucusunda/dinleyicisinde değeri de o kadar artar. Güzel kelimeler ya da metaforlarla bezenmiş ve fakat hakikatten ve samimiyetten uzak şiir ancak iyi işleyen bir makine kadar değerlidir. Belki de bu yüzden şiir kurmak kavramını eğreti bulmuşumdur. Şiiri kurmak yani kelimeleri metaforlarla dönüştürüp bir eser inşa etmek dile hâkim hemen herkesin yapabileceği bir şeyken şiir yazmak/söylemek şaire has bir durumdur.


Şiir elbette kelimelerle, metaforlarla göz alıcı tasvirlerle yazılan bir sanat eseridir. Şairle şiir kuran arasındaki fark şiirin taşıdığı sesle, o sesin nereden geldiğiyle ilgilidir. İçinde gerçek bir sancı taşımayan, bir gerçekliğe yaslanmayan(Burada bir parantez açmak lazım. Bir gerçekliğe yaslanmak kavramını illa ki yaşanmışlıkla açıklamamak gerekir. Görülen, duyulan, işitilen ya da hissedilen şey gerçekliktir. İnsanın mesela taştan korkuyor olması mantıksız da olsa yaptığı etki açısından gerçektir. Gerçekliği sadece kendi hissettiklerimizle tasvir edemeyiz.),üzerinde emek harcanmamış bir metin ne kadar güzel olursa olsun, ne kadar güzel kurgulanırsa kurgulansın sesinin niteliği sağlam değilse uzun ömürlü olmayacaktır.

Şiire Giden




Herkes dosta verdi ifadesini,
Bizimkini ülüzgara yazdılar
Sümmani

İnsana nereden geldiği belli olmayan(benim nereden geldiğini anlamadığım mı demeliyim?) bir dert çekme biçiminin, insandan taşması haline şiir diyorum ben. Çünkü ne yapsam onunla birlikte yaşayamadığım bir hâl üzre oldum ömrüm boyunca. Yalnızlık mı dersiniz, hiçbir dış etken olmaksızın insanın içinde doğan, büyüyün bir gâm/keder/kasavet hâli mi dersiniz bilmem, gerçekten bilmem çünkü tanımlamak için bir dolu kelime kullanabildiğim bu hâli bir yere oturtabilmiş değilim.
Octavio Paz’ın şiirlerinden birinde denk geldiğim bir kelime var: sunyata. Sanskritçe bir kelime. Mutlak boşluk anlamına geliyor. Hiçlik ve tükenmişlik gibi anlamlara geldiğini de okumuştum.  İlgimi çeken mutlak boşluk tanımı oldu. Sanıyorum Budist inancından kaynaklı bir tanımlama bu. Bizim dünya hayatı boştur tanımımıza yakın ama dünya hayatı ile değil de insanın ruh hâli ile alakalı bir tanım anladığım kadarıyla. Bana ne gâvurun inancından deyip çok da irdelemedim açıkçası. Ve lakin içinde kendimi bulduğum hâli tanımlamamda yer yer işime yaradığı aşikâr.
İşte bu mutlak boşluk hâli, ne yapsam içinden çıkamadığım, felaha eremediğim şu duruma çare aradım ömrümce.. Ne yapsam da varlığımı ilerlediği eksende yalpalamadan, saçmalamadan, kayda değer tutabilsem? Varlığımdan ve varlığımın gideceği noktadan yana bir şüphem yok. Bir gün gelecek ruhumu bana verene teslim edeceğim ve hesabımı vereceğim bu açık. Ama nasıl kendimi dinç ve yürekli tutacağım? 

Toprağa iz bırakmayı başaran insanlar değiliz artık. Yaşadığımız çağ bizi hızla tüketen ve yok eden bir çağ. Kendimi dinç ve yürekli tutmaktaki amacım neydi? Kaygım iz bırakmak mı? Sanmam. Adımın anılmasını sağlayabileceğim birçok şey yapabilirdim ama hiçbirine heves etmedim. Kaygım dünyaya bir fayda sağlamak mı? Hiç de değil. Çünkü kendi boşluğuna çare bulamamış bir insanım. Tek derdim ayakta durmamı sağlayacak bir meşgale bulmak. Ayakta ve dinç ve yürekli.
Benim için işte bu noktada şiir giriyor devreye. Ben şimdiye dek şiir yazdığı için mutlu olan bir insan görmedim. Şiir yüzünden mutmain olmuş bir insan da görmedim. Madem öyle hiçbir şeye ilaç olmayan şiire olan bu iştiyak neden? Çünkü şiir insanı ayakta ve dinç tutar. Çünkü şiir beni ayakta ve dinç tutuyor. Baş edemediğim ne varsa, yani gelip biriken ve beni aşan ne varsa onlara dayanmayı ve yüklerimden kurtarmasa bile onları taşınır kılmayı sağlaması yüzünden şiire yaslanıyorum. Şiir korkmamamı sağlıyor. 

Şairler de diğer insanların yaşadığı duyguları yaşıyor. Bütün mesele şairlerin bu duyguları çok yoğun yaşıyor olmaları. Sevgiyi, nefreti, acıyı, sevinci yani insana ait bütün bu duyguları normal insanlardan çok daha yoğun yaşamaları yüzünden şiiri bir denge unsuru olarak kullanıyorlar. Ya da bu tamamen benim algım. İşte yazının başında sözünü ettiğim nereden geldiği belli olmayan bu dert çekme biçimi beni şiire zorluyor. Nerden geldiği belli değil diyorum çünkü bu hâl yaratılıştan mı kaynaklı yoksa insanın yapıp ettikleriyle mi alakalı bilmiyorum. Böyle doğmuş da olsam, sonradan bu hâle bürünmüş de olsam yaşadığım ne varsa bir noktada şiire dönüşüyor. Dönüşmese beni mahvedecek biliyorum. Biliyorum çünkü bazı dizelerin peşinden koşarken çektiğim kahır tarif edilebilir değil. Bunu tamamen rahatsızlık veren bir şey olarak düşünmüyorum. Çok sevdiğim/çok sevindiğim bir durumun ertesinde de aynı şeyi yaşıyorum. Bu bazen o kadar uzun zaman alıyor ki unutmamış olmama hayret ediyorum. Bazı dizeler yaşadığım şeylerin/düşüncelerin arkasından gelirken bazıları için yıllarca beklemiş olmam hayret verici. Bunu yaşadığım/düşündüğüm şeylerin yoğunluğuna değil onları hazmetme sürecine bağlıyorum. Bu unut(a)mama hadisesi zaman zaman insana haz veren bir durum olsa da ekseriyetle delirip kurtulsam diyorum.

Biraz deli değilse insanın şair olması pek de düşünülebilir değil. Sağlıklı insan işi değil şiir. Normal bir hayat yaşamayı başarabilmiş insanların şiir tuzağına düşmeyeceklerini düşünüyorum. Ama asıl garip olan şu ki normal bir hayat yaşamayı başarabilmiş insanlar delilerin yazdıklarına/yaşadıklarına imreniyorlar.

Şiirden Gelen



Çocukluğumdan hatırladığım pek fazla bir şey yok. Hatırda kalan az sayıda şeyin gerçek olduğunu biliyorum ama. İlkgençliğim ise tam bir kaostu. 

Anadolulu Müslüman bir ailede, tipik bir Anadolu mahallesinde büyüdüm. Mahalledeki yaşıtlarıyla hemen hiçbir ortak noktası olmayan bir çocuktum. Arabesk dinlenen, vaktin çoğu o zamanlar mantar gibi çoğalmaya başlayan bilardo salonlarında geçirilen, ve bunların dışında kalan vakitlerde yaz kış demeden top oynanan bir mahalleydi bizimkisi. Sokakta oynanan oyunların hepsini ben de oynadım elbette. İki hayatım var gibiydi o zamanlar. Mahalleden arkadaşlarla geçirdiğim zamanlarda yaşadığım bir hayat ve onlardan ayrılıp kendim olduğum bir hayat. Sokakta oynayan ben de gerçekti elbet. Ama bir noktada arkadaşlardan ayrışmak mecburiyeti hâsıl oluyordu. Çünkü ben başımı alıp gitmeyi severdim. Okumayı severdim. Hele de şiiri. Anlayacak kadar okumakla ilgili olduğum halde iyi şairlerle yoğun bir şekilde tanışma fırsatından mahrumdum. Hem iyi şairleri bilen birileri yoktu hayatımda hem de kitaba para vermek o günler için fazla lükstü. İlkgençliğime kadar Sezai Karakoç ve Mehmet Akif Ersoy dışında iyi şairler okumamış olmayı çok büyük bir eksiklik olarak görüyorum. Bu iki isim dışında sonradan biz bunlara şair derdik diye utanarak adını andığım bir kaç kişi daha var o kadar. Şiirin hayatımdaki yerini düşünürsek kendimi bu konuda tahmin bile edemeyeceğiniz kadar eksik hissediyorum. 

O mahalleden dışarı adım atmak ise hayatıma kaos getirdi. İlkgençliğimde bulduğum hemen her şeyi okumaya ve dışarıdan arkadaşlar edinmeye başladım. Bunlar, o zamana kadar yaşadığım ortamın kapalı bir kutudan ibaret olduğunu anlamamı sağladı. Ama her şeyi başlatan ve şu an olduğum kişi olmamı sağlayan yegane şey şiirdir. Sağlam bir dize beni her zaman çok iyi bir romandan daha fazla etkilemiştir. Sıkı şairleri tanıdığım için gerçeğe olan iştahım alevlendi. Öyle bir noktaya geldim ki yaptığım her şeyi, düşüncelerimi, zevklerimi, giydiğim şeylere kadar hayatımla ilgili ne varsa sorgulamaya başladım. Bunu gerçekten düşünen ben miyim yoksa okuduğum bir yazarın etkisinde mi kaldım? Bu kazağı almak istiyorum ama bunu gerçekten beğendiğim için mi istiyorum yoksa trendlerden mi etkileniyorum? Çayı demli ve şekersiz sevmemin nedeni ne? Şiir yüzünden bunlar gibi binlerce soru ile boğuştuğum bir dönem yaşadım. Kaostan kastım işte budur. Ne yapacağımı hiç bilmediğim bir dönemdi o dönem. En büyük şansım bunları konuşabileceğim bir kaç dost edinmiş olmamdı. Günlerce bu konular üzerine konuşabiliyor, aklımdaki binlerce soruyu ortaya serebiliyordum. Ama bu desteğe rağmen ne yapacağımı bilemez bir halde ortalıkta dolanmaya devam ediyordum. Gerçeğe ve insanın kendisi hakkında hakiki bir tanıma ulaşması çok sancılı oluyor. Ben şiire tutundum ve kaostan çıkmayı başardım. Dostlarımdan bazıları bunu başaramadı. Vazgeçtiler.
Şiire tutunmuş olmayı çok önemsiyorum. Çünkü şiir salt gerçektir. Salt gerçek olmayan şiir yok olup gider. Çünkü şiir okuyucusu gerçeği ayırt edebilecek bir noktaya ulaşan insandır. 
Burada bir parantez açmak lazım. Şiir derken sadece modern şiirden söz açmıyorum. Anadolu'ya ait iki muhteşem güzellik var. Biri türküdür diğeri şiir. İkisini birbirinden ayıramayız zaten. Biz sözle var olagelmiş bir milletiz. Sözümüzü ister yanına saz ekleyip söylemiş olalım isterse yalın bir kaç dize ile ifade etmiş olalım tüm derdimiz gerçeği ifade etmek oluyor. Sözümüz yaşadığımız hayata rehber oluyor ve devamını sağlıyor. Çünkü bu topraklarda yaşıyorsanız Sezai Karakoç'un yanına Ruhsati Baba'yı koymadan gerçeği bulmanız biraz zor. Karacaoğlan'ın öfkesini İsmet Özel'i okuyarak anlayabilirsiniz. Aşkı, Sümmani'den ve Turgut Uyar'dan aynı keyifle dinleyebilirsiniz. 
Milattan sonra ikibinonaltı yılının kasım ayından dünyaya baktığımda sadece sanal bir gerçeklik görüyorum. Bu sanal gerçeklik sanal dünyayı aşıp sokağı tamamen ele geçirmiş durumda. Sanal gerçeklik tanımlamasındaki gerçek kelimesi dahi gerçek değil. Yaşadığımız dünya bize gerçek olmayı öğütlemiyor çünkü. Sanal bir hayat meydana getirmeyi ve o gerçeklikte kendimizi tanımladığımız şekilde yaşamamızı salık veriyor. Ne olduğumuz konusunu rafa kaldırıp ne gibi göründüğümüz konusunu önemsememizi istiyor. İnsanlık reklam filmlerinden fırlamış gibi. Hangi saat sizi tanımlar? Ayakkabınız size ne tür bir karizma sağlar? Arabanızın markası ne kadar saygınlık getirir? Yazdığınız şiir gerçek olsun olmasın ne kadar alıcı bulmanıza neden olur? Bütün işi gücü piyasa yapmaktan ibaret bir insanlık! Ne korkutucu! Ne aşağılayıcı!

İşte bu yüzden yeni insanlar tanımak konusunda çok hevessizim. Eskiden konuşmaya başladım mı vaktin nasıl geçtiğini anlamazdım. Şimdi bir kaç cümleden sonrası çekilmez bir hal alıyor. Çünkü gerçek bir insanla gerçek bir sohbet yapma şansı bulmak çok zor. Bütün bu sanallık (naylonluk mu demeliyim?) içinde debelenip durduğumu hissediyorum. Dönüp şiire gömülüyorum.

Kahramanlara Şahitliğimdir



"Kahramanlar olağanüstü zamanlarda inanılmaz işler yapan normal insanlardır." Bu sözü nereden okuduğumu hatırlamıyorum. Okuduğum zaman kesinlikle doğru bir tespit diye düşündüğümü hatırlıyorum. Çünkü bizim tarihimiz sıradan insanların kahramanlıklarıyla doludur. 15 Temmuz 2016 tarihine kadar bu kahramanlıklar bize uzaktı. Nene Hatunları, Sütçü İmamları hepimiz bilirdik lakin bu insanların kahramanlıklarını idrakine vardığımız vaki değildi. 15 Temmuz 2016 günü bir şey oldu ve biz bu kahramanlarla tanıştık, yan yana kol kola durduk. 

15 Temmuz 2016 gününü yani bir grup teröristin kendi halkını katletme planları yapıp kahramanların altında ezildiği o günü yaşadığım en özel günlerden biri olarak hatırlıyorum. Akşam on buçuk gibi eve dönmüştüm. Çocuklarımı yatırıp ne var ne yok bakmak için bilgisayar başına geçtim. Gördüğüm ilk şey Boğaz Köprüsü'nü(Bizim için o köprünün adı artık Şehitler Köprüsü'dür) kapatan askeri kamyonlarla ilgili haberlerdi. Tam o sıralar twitterı yavaşlatmaya karar verdi sevgili büyüklerimiz ve ne olduğunu anlamamız biraz uzun sürdü. Twitter erişimi ara ara geliyordu. Terörist saldırı mı var? İhbar mı var? tweetleri arasında birinin gönderdiği bir videoyu gördüm. Bir sahilde askerin bir tanesi insanlara evlerine gitmeleri gerektiğini söylüyordu. Neden diye soran birine TSK ülke yönetimine el koydu diye cevap veriyordu. Şoka girmedim, şaşırmadım bile. Çok enteresan anlardı benim için. İnsanların ekseriyetle krize girdiği anlarda aşırı sakin kalabilmek gibi bir özelliğim var. Belki ondan belki darbe olmasını bekliyor oluşumdan sakince TRT'yi açtım. Öyle ya bir darbe varsa bunu TRT'den ilan etmeleri gerekiyordu. Ama TRT normal yayınına devam ediyordu. Tekrar twitterda gezinmeye başladım. Derken TRT'de hava durumu yayını başladı. Herkes darbeden söz ederken TRT'nin hava durumu yayınlaması garibime gitti. Yaklaşık 2 dakikalık yayın bir kaç kez dönünce anladım ki teröristler TRT'yi ele geçirmiş ve açıklamaya hazırlanıyorlardı. Bir süre bekledikten sonra açıklama düştü ekranlara. 

80 darbesine dair binlerce şey okumuş ya da dinlemişimdir. Askerin insanlara nasıl zulmettiğini, gözaltıları, işkenceleri, darbenin ardından gelen ve benim yaşıtım olan herkesin yaşadığı kısıtlamaları iyi biliyordum. Tepkimi göstermek için dışarı çıkmam gerektiğini biliyordum. Yaşadığım ülkeye, çocuklarımın hayatlarına yapılan bu eylemi engellemem gerektiğini, engellemeyesem bile çocuklarımın yüzüne bakacak kadar bile olsa karşı durmam gerektiğini biliyordum. Oturduğum çevrede gel birlikte darbeye karşı duralım diyebileceğim tanıdığım kimse yoktu. Tek başıma da olsa çıkmam gerektiğini düşünüp yola koyuldum ve Sultanbeyli merkeze indim. Meydanda çok kalabalık olmayan bir grup toplanmıştı. Aralarına katıldım. Bu arada durumu kontrol etmeye devam ediyordum. İnsanların yazdıklarından bazı yerlerin çok kritik durumda olduğunu ve çatışmalar yaşandığını öğrendim. Bunların arasında bana yakın olan ve gidebileceğimi düşündüğüm yerler Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet Köprüleri ve Çengelköy'dü. Boğaz Köprüsü'ne gitmeye karar verdim. Sultanbeyli'de herhangi bir çatışma yoktu çünkü. Bu denli büyük bir olayın gerçekleştiği bir zamanda, bulunacaksam en kritik noktalardan birinde bulunmalıydım. Fakat telefonumun şarjı bitmek üzereydi. Eve döndüm telefonumu şarja taktım. Üstümü değiştirdim. Abdest alıp yatsı namazını kıldım. Tekrar olayların durumunu kontrol edip yola koyuldum. O gün sokağa çıkanların geneli aileleriyle helalleştiğinden bahsediyor. Bense çocuklarıma bakarken vazgeçerim diye korktum ve odalarına bile giremedim. Dua ederek çıktım sokağa. Boğaz Köprüsü'ne gidecektim. Benzinliğe uğradım, sıra vardı. Belki dönemem kolay kolay diye düşünüp para çektim. Sigara aldım bir kaç paket. Atm ve benzinlik kuyruklarının, fırın önünde bekleşen kalabalıkların arasından geçtim. Dışarısı ilk çıktığım zamana göre çok kalabalıklaşmıştı. Yolda Cumhurbaşkanı'nın insanları meydanlar çağırdığını öğrendim. 

TEM kapalıydı. Yanyoldan köprüye doğru yola çıktım. Dudullu civarından TEM'e girdim. Tamamen boş yolda hızla yol alıyordum ki Ataşehir'de köprüye giden yolu kamyonlar kapatmıştı. Aynı yoldan ters istikamete dönüp çıkış aramaya başladım. Biraz ilerledikten sonra 4 tane polis beni durdurdu. Trafikte sıkışmışlar. Bizi Çamlıca Gişelere götürür müsün dediler aldım arabaya. Polis telsizinden hem helikopterlerden ateş açıldığını hem de köprüdeki çatışmanın durumumu öğrendim. Sanırım konuşan emniyet müdürü idi ve şöyle diyordu "her türlü ateş serbest". İyiden iyiye bir savaşın içine doğru gittiğimin farkına varmaya başladım. Polisleri bıraktıktan sonra köprüye doğru tekrar yola koyuldum. Kendimce ara yollardan bir rota çizdim. E5'e indim. Göztepe'de halkın ele geçirdiği tankı gördüm. Tankların sokaklarda olduğu haberlerini almıştım ama E5'in orta yerinde o tankı görene kadar durum benim için somutlaşmamıştı. Çünkü güzergâhımda ne bir çatışma ne de tank vs. vardı. Savaş somutlaştıkça ben korktum. Korktum ama ilerlemeye devam ettim. Altunizade Köprüsü'nün altında trafik durmuş gibi görünüyordu. Arabayı oraya bırakıp yürümeye başladım. Yol boyu şahadet ve salavat getirdim. Yürürken çok şiddetli bir patlama sesi duydum. Top atışı olduğunu düşündüm. Sonradan öğrendim ki o ses sonik patlama sesi imiş ve insanların kalbine korku salmak için yapılmış. İnsanların bir kısmı geri dönüyordu. Yetişemedim diye düşünmeye başladım. İlerledikçe çatışma seslerini duydum. Köprüye ulaştım. Binlerce insanın tanklara, uçaklara, kurşun yağmuruna sonik patlamalara rağmen orada olduğunu gördüm. O kalabalığı görünce bu savaşı kaybetmeyeceğimizi anladım. Köprünün avrupa yakasından geliş istikametinde gişelere 200 metre kadar uzakta duvar dibinde çatışmayı izlemeye başladım. Orada bekleyen bir kaç polis arabasının arkasında olduğumuzu ve teröristlerin oraya doğru ateş açtığını anlayınca biraz üstteki ağaçların arasına çıktım. Ben çıkarken bira önce bulunduğum yerin önüne TOMA'larla set yaptı polis. Silah sesleri çok kısa aralıklarla dursa da hiç kesilmiyordu. Neredeyse 5 dakikada bir biri vuruluyordu. İnsanlar yaralıyı bir arabaya taşıyor, gönderiyor ve direnmeye devam ediyordu. Teröristler ateş ettikçe Allah-u Ekber nidaları da şiddetleniyordu. Teröristlerin bulunduğu noktaya çok yakın konumlarda, gişelerin beton duvarları arkasında bekliyordu insanlar. Kimsenin geri adım atmadığını görmek ve hiç tanımadığım binlerce insanla bir olmak beni biraz cesaretlendirdi. Birkaç dakika sonra biraz önce bulunduğum duvar dibinde bir kişi başından vurularak şehit düştü. Üzerini örttüler. Güneş doğmaya yaklaşınca sabah namazını kılmak için düz bir yer bakındım. Bir kaç kişinin cemaat olduğunu görüp yanlarına durdum. Bir anda kurşun sesleri çoğaldı. Bulunduğumuz yere doğru ateş ediyorlardı. Yine korku. Dizlerimin bağı çözüldü. Kalbim o kadar hızlı atmaya başladı ki bir an düşecek gibi oldum. Sonra eğer ölürsem şehit olacağım geldi aklıma. Çok da kayda değer olmayan bir hayat yaşamış birine göre çatışma alanında ve dahi namaz esnasında vurulup şehit düşmek çok büyük bir ödül sayılırdı. İçime düşen ferahlığı ve kıldığım namazdan aldığım zevki tarif edemem. 

Namazı kıldıktan çok kısa bir süre sonra insanların önüne set olarak çektikleri TOMA'lardan birine tank ile ateş edildi. Bulunduğumuz yer sarsıldı. Kafamı kaldırıp bakınca tank mermisinin TOMA'yı delip geçtiğini ve arkasında bir süre önce benim de durduğum duvarın dibinde bekleyen bir kaç insanı şehit ettiğini gördüm. 3 kişi şehit oldu diyordu kalabalıktan birisi. Detayları anlatmayacağım. Kamera kayıtlarını, resimleri gördü artık herkes. Tank ateşinin üzerinden çok zaman geçmeden teröristlerin bulunduğu yerde bir hareketlilik oldu. Siper alan teröristler ortaya çıkmaya başladı ve teslim oldular. Biz kazandık. Biz kazandık cümlesi daha önce hiç kurmadığım bir cümle idi. O an kim olduğunu hiç bilmediğim sonradan gördükçe, okudukça tanıdığım binlerce insanlar birlikte aldık köprüyü. Biz kazandık. 

Köprü artık bizimdi. Binlerce insan hep birden köprüye doğru koşmaya başladı. Ben sakin adımlarla yavaş yavaş ilerledim. Çatışmanın bitmesi beni rahatlatmıştı. Köprüyü girip biraz ilerledikten sonra tankların üzerine çıkan insanların yanından geçtim. Binlerce mermi kovanı vardı. Bir kaç tanesini toplayıp cebime attım. Tankların üzerindeki insanların resmini çektim. Korkuluklardan atlayıp köprünün kenarına geldim. Güneş yeni doğmuştu ve İstanbul enfes görünüyordu. O an ne tanklar kaldı aklımda ne sürekli artan kalabalık. Bulunduğum yerden boğazın resmini çektim. Sonra bir sigara yakıp seyretmeye başladım. Öyle ya madem köprüyü düşmanın elinden almıştık keyfini sürmek lazımdı. Kısa bir süre de olsa köprünün ve İstanbul'un keyfini çıkarmak için yürüyerek karşıya geçmeye karar verdim. Köprüden yürüyerek geçmek öyle kolay kolay mümkün olacak bir şey değildi çünkü. Daha köprünün ortasına gelmemiştim ki bir arbede oldu. Polis teslim olan askerleri halktan korumaya çalışıyordu. Sabaha kadar çatışma alanında durup, yanında yöresinde bir çok insanın öldüğüne şahit olan halk askerlerin kendilerine teslim edilmesini istiyordu. Kalabalık dağılmaya yanaşmayınca TOMA'dan su sıkıp biber gazı attılar üstümüze. İçimden iki dakika keyif yaptırmadınız diye atarlandım polislere. 

Oradaki işimin bittiğine karar verip geriye döndüm. Bu arada Çengelköy'de çatışma sürüyordu. Bu kadar soluklanmak yeter deyip oraya gitmek üzere yürümeye başladım. Bu arada ülkenin bir çok yerinin kurtarıldığı haberleri gelmeye başladı. Daha köprüden çıkmamıştım ki Çengelköy'deki çatışmanın sona erdiği haberi geldi. Eve dönmeye karar verdim. Arabaya kadar tekrar yürüdüm. Güneş kendini iyice hissettirmeye başlamıştı. Arabaya ulaşana kadar kan ter içinde kaldım. Dedim şu rezilliğimin bir fotoğrafını çekeyim. Sonra utandım, vazgeçtim. İnsanların kanlarını akıttığı yerde birazcık yorgun ve terlemiş halimi hatırlatacak bir fotoğrafı çekmekten hicap duydum. Arabaya bindim ve yine ters istikametten ilerlemeye başladım. Radyoyu açtım TRT Radyo 3'te klasik müzik çalıyordu. Camları açtım rüzgar yüzüme vurdu. Bir elimi camdan dışarı çıkardım. Rüzgarı iyice hissetmek istedim. Yaşadığımı çok yoğun hissettiğim anlardan birindeydim. Sürekli hamdederek ve muzaffer bir gülümseme ile döndüm eve. Çocuklarım hâlâ uyuyordu. Öptüm birkaç kez. Geleceklerinin kurtulmasında zerre miktarı da olsa bir katkım olduğu için şükrettim. Sonra bilgisayarın başına geçip o gece ne olup bittiğini anlamaya çalıştım.
Darbe teşebbüsünün üzerinden 10 gün geçti. Hikâyeler, videolar, resimler önümüze düştükçe o gece vatanın her yanında binlerce insanın kahramanlaştığına şahit olduk hepimiz. Eskiden bize anlatılan ve itiraf edelim bazen inanmakta zorluk çektiğimiz kahramanlık hikâyelerinin gerçek olduğunu da anladık böylece. Bu güne kadar o gece başımdan geçenleri anlatmaya pek hevesli değildim. Anlatmaya değer bir hikâyem olduğunu düşünmüyordum. Niye mi yazdım? Şahitliğimi anlatmak için.

Diyeceğim o ki ben o kahramanların bir kısmıyla birlikte bulundum. Hepsi biraz deliydi. Öyle ya tankların, uçakların, kurşun yağmurlarının önüne durmak pek de akıl kârı bir iş değil. Pek muteber akıl sahipleri itidal çağrıları yaparken onlar sokaklardaydı. Onlarla yürüdüm, nöbet bekledim, sigara içtim, sohbet ettim. Kanlarının aktığını gördüm, vücutlarının parçalandığını. Orada o yiğitlerle bulunmaktan şeref duydum. Onlar tanklara, kurşunlara karşı yürüdü, gördüm. Şahidim. Kimi gazi oldu, kimi şehit. Ben kaldım. Bana da anlatmak düştü.