içim ey içim bu yolculuk nereye
cahit zarifoğlu
Kitapları
toplayarak başlıyorum hep. “Bunları kutunun altına, bunlar çantada durmalı her
an okunmaya hazır olmalılar” bir de bakmışım çantada kitaplardan başka bir şeye
yer kalmamış. Kitapların taşınmasının her şeyden daha önemli bir tarafı olduğu
aşikâr. Bir çok şeyi geride bırakmaya hazırlandığım zamanlarda kitapları yanıma
almaya gösterdiğim özen, dört tarafı mamur bir aidiyet sahibi olmaya yatkınlığımdan
kaynaklanıyor. Aidiyet sahibi olana dek hiçbir sokakta sabitlenilmiyor.
Göç etme
hissiyatı bütün duvarları atlayan bir bakışa sahip olmaktan başka bir şey
olamaz. Keşkelerle avunmayan, vakitsiz ve yenilgilerle bezenmiş bir havsalanın
çaresiz kalmamak adına her gün yeni bir serüvene atılmasıdır mekan değiştirmek.
Nereye bakarsa baksın uçsuz bucaksız bir gökyüzü görüyorsa insan, hangi duvara
bakarak tatmin olabilir? Muhayyilesinde derin çatlaklar biriktiren kim varsa
yola düşüyor zaman zaman. Yol eskiye nazar değdirmeden ilerlemenin kesif
korkularını taşıyor. Bir dala, bir ele, bir yâre tutunamamanın, dünya ile
hesaplaşamamanın büyüttüğü bir terk etme duygusu sarıyor insan aklını.
Zaten kalıcı
değildim ben burada. Koskoca evin sadece bir odasını uyumak için kullanıyordum.
Yatağın kenarında dururdu kitaplar. Sağda solda kahve bardakları. Özensiz
mutfak aletleri, kolay yemekler, bol kahve. Neyin bedeli olduğu anlaşılmayan
izler duvarlarda. Misafir geleceğini düşünmedim hiç. Bir ev yapısı kazandırmak için
uğraşmadım. Gelip gidenler oldu evet. Yalnızlığı birlikte yaşamak için gerekli
dostlar. Birlikte değil ama bir arada. Bulunduğum hiçbir evin içinde bir yılı
doldurmamış olmamın hüzünlü olması beklenir belki. Ama değil. Çünkü aldığı
nefesten sorumludur insan. Hiçbir şey karşılığı ödenmediği halde yüksek bir
fiyat biçilebilir değildir. Bir dizenin peşinde günlerce uykusuz kalmak gibi.
Göğsünde dinmeyen bir ağrı taşımak gibi. Böyle böyle anladım denizin
vazgeçilmezliğini. Bütün sabahları sevmeyi böyle böyle öğrendim. Şarkıların
sırasını karıştırmamayı.
Geldiklerini
duyuyorum. Üzerimde tan yerinin olanca ağırlığı. Badem çiçekleri geçiyor
pencere önünden. Titriyor her şey, çınlıyor kulaklarım. Üzerimde bir sûreye
uzanan yaban hırıltıları. Geldiklerini biliyorum. Geliyorlar, bacaklarımda
dermansızlık oluyorlar. Annemin dualarından yapılma iplere asıyorum kendimi.
İstemezdi oysa o etimin kararmasını. Yorgun ve hevessiz olmamı istemezdi. Evcil
bağdaşmışlıkların ayak sesleriyle gelen yatıştırıcılığın dağıldığı bir zelzele
oluyor gelmeleri. Oysa ev bütün anlamlarıyla sakindir. Bütün köşelerinden tanır
insanı. Evde olmak istemiyorum. Çalamadığım bir türküyü mırıldanarak geçiyorum
köprüyü. Çocukken bütün akşamüstlerimi bir köprünün üstünde geçirmeyi dilerdim.
Irmağın olanca kızıllığını akşamın olanca büyüsüyle birleştirmek için çok oldu
evden kaçtığım. Geldiklerini duymamak için evden kaçtığım. Kendimi duymamak
için evden kaçtığım. Sonuna kadar gidemeyeceğimi bile bile düşüyorum yola,
ayaklarımı acıtana kadar yürüyorum. Orada olmadığıma inanana kadar yürüyorum.
Orada olmamalıyım. Çünkü ev evcil bir bağdaşmışlığı çağrıştırıyor. Çünkü orada
ben ellerimde kızıl çamur, gölgemin heykelini yapıyorum. Yıllar ilerledikçe
geçer, zaman ilaç olup damarlarımda gezer sanıyordum. Varsıl yanılsamalar
yapıştırdığımı sandığım bir kimlikle gezdiğim “o” şehir, ayaklarımı acıtmama
değer sanıyordum. Şehirler geçti aradan, başka ayaklar geçti, geçmeyen öç
alamama hissi. Geliyorlar, her gece her şeyi baştan yaşıyorum. Her gece elimde
tuttuğumu, parmaklarımı olanca gücümle sıkıp elimde tuttuğumu sandığım hayatı
kaydediyorum.
(Çoğalmayı, sabaha karşı iki kişi olmayı, sonra çok kişiyle sohbete durmayı,
şaşırmayı, şaşırmayı, şaşırmayı, elimde tuttuğumu sandığım hayatın yerinde
parmaklarımın avuç içimde açtığı yaralarla karşılaşmayı, can vermeyi, tütüne ve
yasemine hayran kalmayı, dostlarım olduğu yanılgısına kapılmayı, geri dönmemecesine
yürümeyi, evin asıl anlamlarıyla üstüme yıkılmasını seyretmeyi, tavanda oluşan
izlerden hayatıma dair işaretler çıkarmayı, tek başına kalmayı, gölgemin
heykelinin parçalanmasını, uyuyamamayı, uyuyamamayı..)
Geliyorlar, sırça tahtımı ezerek geçiyorlar göğsümün üzerinden. Kimse olmuyor,
hissiz ve tekinsiz bir karaltı çöküyor şakaklarıma. Her şey uzaklaşıyor,
ayaklarım eksiliyor yerden, dilim kenetleniyor. Yoğun bir çamur gölünün içinde
çırpınıyor gibiyim. Gözlerimi açamıyorum, ellerim hareket etmiyor. Kollarım ve
bacaklarım fersizleşiyor. Dünyadan soyutlanıyorum. İnsan bedenini saran en üst
tabakanın kalp olduğunu fark ediyorum. Kalbimde bir sûreye uzanan hırıltılar;
“minel cinneti vennâas”. Sırlarıyla bütün vücudumu kokuya sarmış bir öfke gibi
ilerliyor zaman. Ne kadar zaman geçtiğini hiç bilmiyorum. Ne kadar asılı kaldım
bu ârâf’ta, bilmiyorum. Kendime gelmem ateşin harlanması gibi. Sırtımı duvara
dayıyorum ve bir noktaya kesintisiz bakıyorum. Telefon çalsın istiyorum, yan
komşum seslensin, annem kahvaltıya çağırsın. Kimse yok- Yorgunluktan yerimden
kalkamıyorum. Her şey uzak kalıyor, her şey bitişimsiz. Her şey uzak. Kimse
olmuyor, kimseye anlatamıyorum. Bakmaktan gözlerim acıyıncaya kadar bakıyorum o
noktaya. İçimden geçenleri anlamıyorum, içimden nehirler geçiyor, anlamıyorum.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Yerimden kalkışım tüm kemiklerimin hizaya
girmesi oluyor. Her şey uzak..
Ayaklarımda
ilk yaraların açıldığı şu bozkır şehrinin küçük bir mahallesinde sarı sıcak
bodrumlu ev dışında hiçbir yerde göğsümün genişlemeyeceğini artık biliyorum.
Bulunduğum her yerden kaçıyorum. Her yer, gittiğim andan itibaren eskimeye
başlıyor, insanın doğduğu andan itibaren yaşlanmaya başlaması gibi. Kavga etmek
kaçmanın doğasında var. Gitmek için bir sebep bulunmalı her zaman. Yoksa
uydurulmalı. Hayalkırıklığından başka bir şey bulamayan insan hayattan ne
beklesin ki? İçinden otobüs geçmeyen şehirler yok artık çünkü. Çünkü
yapabiliyor insan, çünkü gidebiliyor. Gitmenin bu kadar kolay olmasının nedeni
de gelişen medeniyetimiz heyhat!
Önce kitaplarla
başlıyor. Bir eve taşınırken de o evden taşınırken de önce kitapları
düşünüyorum. Bütün bu kargaşanın müsebbibi olan kitapları. Okumanın da amacı
bir şey öğrenmek değil. Okuyanın da okumaktan başka bir muradı yok. Ne demişti Mecnun
“Ya Râb belâyı aşk ile kıl aşina beni”. Çünkü bütün bu bela karakteri oluyor
bazı insanların. Benim, onların..
Odalara
sığmaz olduğu vakitleri var insanın. Yanık bir türkünün peşine düşüp
tabanlarını eskittiği zamanları var. Hayatı nihayete erdirmenin avuntuları
taşınıyor ev ev, oda oda. Şehirler değişiyor, sokaklar değişiyor, evler,
odalar, anahtarlar değişiyor. Arkada bırakılan her anıyla içindeki hicran nâmelerini
gömmeye çalışırken, insan olmak adına direnmektir mekan değiştirmek. Zaten
münzevi olanın saklanmaya çalışmasıdır yola düşmek. Hastalığın dermanını
yollarda aramaktır. Bütün köprülerin atılması ya da topyekün hafızanın
sıfırlanması ve belki göze değecek bir gözün hayali iken umulan, asıl kaynağın
yani insanın ta kendisinin sabit kalması yolun da yolculuğun da sona ermesini
engelliyor. Mekan değişse de insan sabit kalıyor. Kendinden kurtulmanın tek
yolu ölmek çünkü. Bu ise gerçekten yürek istiyor.