4 Ağustos 2016 Perşembe

İşte Böyle Sevgilim


İşte böyle sevgilim. İnsan konuşmaya başlayınca durmak bilmiyor. Bazı eşiklerin aşılmaması gerekir. Bazı sözler asla söylenmemeli. İnsan bazen hiç bilmiyor bunları. Uygun bir dille anlatmak istiyorum sana. Ama bütün bunları söylemeyi de hiç istemiyorum. Hâl böyle iken nasıl olur da uygunsuz olmam?
İşte böyle sevgilim. Saati ayarlamak için şarkıları kullanıyorum hâlâ. Şarkılar, hâlâ o bildiğin uzun karamsar tünel. İçimdekileri ayıklayarak girmeye çalışsam da öteye beriye takılıyor ayaklarım. Yüzüme kahverengi gözlü olmanın o solgun ifadesi takılıyor.  İnsan kendine duvar öremiyor çünkü. Varoluşunun nereye denk geldiğini anladığında hissettiği o büyük yılgınlık savunmasız bırakıyor kişiyi. Ah! Evet, işte hevessiz ve uygunsuz bir cümle daha. Bunu sana söyledim mi? Kürek kemiklerimin arasında hiçbir işaret yok, artık bundan eminim.
İşte böyle sevgilim. Durup dururken kelimelerde tökezlediğim oluyor hâlâ. Bunu bana öğretmedin. Yürümeyebileydim yol da olmazdı hayatımda. Yürü dedin ve durmak bana düşmedi. Ben kelimesiz ne olurdum? İşte bunu hiç öğrenemeyeceğim. Alışveriş yapmayı da.

İşte böyle sevgilim. Sokağa çıkınca gözlerim kısılıyor hâlâ. Hep aynı kaldırımdan yürüyorum. Aynı yerden alıyorum sigarayı. Çaycı Fikret öldüğünden beri dışarıda pek çay içmiyorum. İnsan alışkanlıklarından vazgeçmiyor. Çünkü vazgeçmek istediği koca bir yalan. Ne yani şimdi ben değişirsem sevecekler mi beni? Kaşlarımın çatık olmasını mizacıma bağlayacaklar mı? Neden vazgeçeyim solgun yüzümden? Hayatın başat figürü değilim ki ben. Hiç öyle olmak istemedim. Beni fark etsinler istemedim. Yoksa kaybolan cüzdanımı umursayabilirlerdi. Neden umursasın bilmem kaç milyar insan benim sokakta yürürken sağ ayağımı bazen ritmik bir alışkanlıkla geriye doğru fırlatıyor olmamı? Ben neden bütün insanların önünde bunu yaptığımı düşünerek utanayım? Oysa şimdi biraz sağır çokça kör yürümekten ölesiye mutluyum.
İşte böyle sevgilim. Geceleri sıçrayarak uyanıyorum hâlâ. Zaman geçiyor. Çocukların büyüyor olmasına şaşırıyorum hâlâ. Kocasına ilenen kadınların sadakatine imreniyorum. Medeni cesaret dedikleri canavardan iğreniyorum. Göz göze gelmenin bu denli yüceltildiği bir zamanda yaşıyor olmamı hiç anlamıyorum. Yüksek topuklu ayakkabıları, reklam panolarını ve egzoz dumanını garipsiyorum. Kahveyi az şekerli seviyorum.
İşte böyle sevgilim. Zarifoğlu’nu yanımdan ayırmıyorum hâlâ. Başka kitaplarda da durdum oysa. Başka şairleri sevmeye çalıştım. Aslına bakarsan bütün kitaplardan kurtulmak için çok uğraştım. Ama insan yalnız olmaya katlanamıyor işte.
İşte böyle sevgilim. Tam içimi dökecekken yutkunuyorum hâlâ. Trompet çalamıyorum. Kendi kitaplığımı yapamadım. Trene atlayıp şehir şehir gezmedim. Çenemi tutmayı öğrenemedim.
İşte böyle sevgilim. Uygunsuz cümlelerle seni özlüyorum hâlâ.

Yoksun Hayat


Zaman nasıl da kendinden habersiz bırakıyor insanı. Kimsenin kâh diğeri için karşılamaya yeltenmediği bir hızla ve sessiz. Hep dönüp baktığımız şu hayat var ya, işte ona hiçbirimiz hak ettiği kıymeti vermedik. Hep daha çok anlaşılmayı, hep daha mutlu olmayı, hep daha iyi bir hayata sahip olmayı düşleyip dururken, zamanın bizi hissettirmeden dünyanın kargaşasına dâhil ettiğini ve elimizde ne varsa bunu hakir görme yanlışıyla günlerimizin kaybolduğunu anlamadık.

Başkalarının hayatlarını görüp tartarak kendi işlevsizliğimize lanet okumakla düştüğümüz yanlışın, hiç sahip olamayacağımızı düşündüğümüz o muhteşem aşkların, kurulu cümlelerin, huzurlu evlerin ve rahat hayatın aslında bizi farkında olmadığımız bir kangren gibi sarmalıyor oluşunu ve kangrenin asıl kaynağının kendimize açtığımız yaralar olduğunu fark edemedik. Çünkü kimse susmadı. Kimse ne kendini ne de başkasını dinlemeyi göze alamadı. Hep konuşarak bulacağımızı sandık “o” hayatı. Eleştirerek, yargılayarak, tartışarak buluruz sanıyorduk. Ne kadar çok okursak, ne kadar çok şey öğrenirsek o kadar yaklaşacağımızı düşündük. Olmadı.

Hayatta o kadar çok yanlış yaptık, o kadar çok hatalı karar verdik ki. Çevremizdeki insanlar o kadar çok anlayamadı ki bizi. Bütün konuştuğumuz bunlar oldu. Mesela artık hiçbirimiz hatırlamıyoruz dişlerimizi geçirdiğimiz o ilk elmayı. Sokaklarında bilcümle “gerçek” oyunları oynadığımız ve eve dönmek istemediğimiz şehirde ne kadar mutlu olduğumuzu. Gel artık eve geç oldu diyen kadının bize bakarken ne kadar merhamet dolu olduğunu. Artık hiçbirimiz hatırlamıyoruz öğrendiğimiz ilk harfin heyecanını. Ufacık bir şeyi başarmış olmamızdan dolayı babamızın yüzünde oluşan takdir ifadesini. Bisikleti tek başımıza sürmeyi becerebildiğimiz o günü. İlk kez bir kıza bakarken hızlanmasını kalp atışımızın. İlk kez başka bir şehre gidişimizi.

Çok uzun süre sessiz kalması gerekiyor insanın bunları hatırlayabilmek için. Ama vaktimiz mi var? İşe kim gidecek, bütün o yolları kim tepecek? Daha iyi bir araba alabilmek için gece gündüz kim hesap yapacak?

Bakın bu yazıyı okuyarak geçiriyorsunuz şu an vaktinizi. Ne zamandır halini hatrını sormadığınız bir dostunuzu yine aramayı ihmal ettiğiniz bir vakitte internet başında başka birinin hayat hakkındaki serzenişlerinden kendi hayatınıza dair anlamlar çıkarıyorsunuz. Başka birinin ediminden kendinizi dizayn edecek anlamlar bulmayı ümit ediyorsunuz. Bakın televizyonlarda, gözünüzün önünde çocuklar ölüyor –ne olur ölmesinler Allahım-,  şöyle bir hayıflanıp, aslında ne kadar şanslı olduğunuzu düşünüyorsunuz ve geçiyor her şey. Yine dönüp araba markalarına, ev tasarımlarına, daha çok para kazandıracak işlere, magazin haberlerine, hiçbir yere varmayan tartışmalara gömülüyorsunuz. Bakın zaman nasıl da kendini hissettirmeden kendinizi yine o anlamsız sorular ve konuşmalar arasında kaybetmenize neden oluyor.

Şimdi yıllardır kurmadığım cümlelerin bana kurulduklarında getirecekleri yarardan daha fazla mutluluk sağladığını anlıyorum. Ne kadar garip geliyor bütün bu kargaşa. Bütün bu uyanmalar falan.

Yola Düşen


içim ey içim bu yolculuk nereye
                           cahit zarifoğlu


Kitapları toplayarak başlıyorum hep. “Bunları kutunun altına, bunlar çantada durmalı her an okunmaya hazır olmalılar” bir de bakmışım çantada kitaplardan başka bir şeye yer kalmamış. Kitapların taşınmasının her şeyden daha önemli bir tarafı olduğu aşikâr. Bir çok şeyi geride bırakmaya hazırlandığım zamanlarda kitapları yanıma almaya gösterdiğim özen, dört tarafı mamur bir aidiyet sahibi olmaya yatkınlığımdan kaynaklanıyor. Aidiyet sahibi olana dek hiçbir sokakta sabitlenilmiyor.

Göç etme hissiyatı bütün duvarları atlayan bir bakışa sahip olmaktan başka bir şey olamaz. Keşkelerle avunmayan, vakitsiz ve yenilgilerle bezenmiş bir havsalanın çaresiz kalmamak adına her gün yeni bir serüvene atılmasıdır mekan değiştirmek. Nereye bakarsa baksın uçsuz bucaksız bir gökyüzü görüyorsa insan, hangi duvara bakarak tatmin olabilir? Muhayyilesinde derin çatlaklar biriktiren kim varsa yola düşüyor zaman zaman. Yol eskiye nazar değdirmeden ilerlemenin kesif korkularını taşıyor. Bir dala, bir ele, bir yâre tutunamamanın, dünya ile hesaplaşamamanın büyüttüğü bir terk etme duygusu sarıyor insan aklını.

Zaten kalıcı değildim ben burada. Koskoca evin sadece bir odasını uyumak için kullanıyordum. Yatağın kenarında dururdu kitaplar. Sağda solda kahve bardakları. Özensiz mutfak aletleri, kolay yemekler, bol kahve. Neyin bedeli olduğu anlaşılmayan izler duvarlarda. Misafir geleceğini düşünmedim hiç. Bir ev yapısı kazandırmak için uğraşmadım. Gelip gidenler oldu evet. Yalnızlığı birlikte yaşamak için gerekli dostlar. Birlikte değil ama bir arada. Bulunduğum hiçbir evin içinde bir yılı doldurmamış olmamın hüzünlü olması beklenir belki. Ama değil. Çünkü aldığı nefesten sorumludur insan. Hiçbir şey karşılığı ödenmediği halde yüksek bir fiyat biçilebilir değildir. Bir dizenin peşinde günlerce uykusuz kalmak gibi. Göğsünde dinmeyen bir ağrı taşımak gibi. Böyle böyle anladım denizin vazgeçilmezliğini. Bütün sabahları sevmeyi böyle böyle öğrendim. Şarkıların sırasını karıştırmamayı.

Geldiklerini duyuyorum. Üzerimde tan yerinin olanca ağırlığı. Badem çiçekleri geçiyor pencere önünden. Titriyor her şey, çınlıyor kulaklarım. Üzerimde bir sûreye uzanan yaban hırıltıları. Geldiklerini biliyorum. Geliyorlar, bacaklarımda dermansızlık oluyorlar. Annemin dualarından yapılma iplere asıyorum kendimi. İstemezdi oysa o etimin kararmasını. Yorgun ve hevessiz olmamı istemezdi. Evcil bağdaşmışlıkların ayak sesleriyle gelen yatıştırıcılığın dağıldığı bir zelzele oluyor gelmeleri. Oysa ev bütün anlamlarıyla sakindir. Bütün köşelerinden tanır insanı. Evde olmak istemiyorum. Çalamadığım bir türküyü mırıldanarak geçiyorum köprüyü. Çocukken bütün akşamüstlerimi bir köprünün üstünde geçirmeyi dilerdim. Irmağın olanca kızıllığını akşamın olanca büyüsüyle birleştirmek için çok oldu evden kaçtığım. Geldiklerini duymamak için evden kaçtığım. Kendimi duymamak için evden kaçtığım. Sonuna kadar gidemeyeceğimi bile bile düşüyorum yola, ayaklarımı acıtana kadar yürüyorum. Orada olmadığıma inanana kadar yürüyorum. Orada olmamalıyım. Çünkü ev evcil bir bağdaşmışlığı çağrıştırıyor. Çünkü orada ben ellerimde kızıl çamur, gölgemin heykelini yapıyorum. Yıllar ilerledikçe geçer, zaman ilaç olup damarlarımda gezer sanıyordum. Varsıl yanılsamalar yapıştırdığımı sandığım bir kimlikle gezdiğim “o” şehir, ayaklarımı acıtmama değer sanıyordum. Şehirler geçti aradan, başka ayaklar geçti, geçmeyen öç alamama hissi. Geliyorlar, her gece her şeyi baştan yaşıyorum. Her gece elimde tuttuğumu, parmaklarımı olanca gücümle sıkıp elimde tuttuğumu sandığım hayatı kaydediyorum.
(Çoğalmayı, sabaha karşı iki kişi olmayı, sonra çok kişiyle sohbete durmayı, şaşırmayı, şaşırmayı, şaşırmayı, elimde tuttuğumu sandığım hayatın yerinde parmaklarımın avuç içimde açtığı yaralarla karşılaşmayı, can vermeyi, tütüne ve yasemine hayran kalmayı, dostlarım olduğu yanılgısına kapılmayı, geri dönmemecesine yürümeyi, evin asıl anlamlarıyla üstüme yıkılmasını seyretmeyi, tavanda oluşan izlerden hayatıma dair işaretler çıkarmayı, tek başına kalmayı, gölgemin heykelinin parçalanmasını, uyuyamamayı, uyuyamamayı..)
Geliyorlar, sırça tahtımı ezerek geçiyorlar göğsümün üzerinden. Kimse olmuyor, hissiz ve tekinsiz bir karaltı çöküyor şakaklarıma. Her şey uzaklaşıyor, ayaklarım eksiliyor yerden, dilim kenetleniyor. Yoğun bir çamur gölünün içinde çırpınıyor gibiyim. Gözlerimi açamıyorum, ellerim hareket etmiyor. Kollarım ve bacaklarım fersizleşiyor. Dünyadan soyutlanıyorum. İnsan bedenini saran en üst tabakanın kalp olduğunu fark ediyorum. Kalbimde bir sûreye uzanan hırıltılar; “minel cinneti vennâas”. Sırlarıyla bütün vücudumu kokuya sarmış bir öfke gibi ilerliyor zaman. Ne kadar zaman geçtiğini hiç bilmiyorum. Ne kadar asılı kaldım bu ârâf’ta, bilmiyorum. Kendime gelmem ateşin harlanması gibi. Sırtımı duvara dayıyorum ve bir noktaya kesintisiz bakıyorum. Telefon çalsın istiyorum, yan komşum seslensin, annem kahvaltıya çağırsın. Kimse yok- Yorgunluktan yerimden kalkamıyorum. Her şey uzak kalıyor, her şey bitişimsiz. Her şey uzak. Kimse olmuyor, kimseye anlatamıyorum. Bakmaktan gözlerim acıyıncaya kadar bakıyorum o noktaya. İçimden geçenleri anlamıyorum, içimden nehirler geçiyor, anlamıyorum. Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. Yerimden kalkışım tüm kemiklerimin hizaya girmesi oluyor. Her şey uzak..

Ayaklarımda ilk yaraların açıldığı şu bozkır şehrinin küçük bir mahallesinde sarı sıcak bodrumlu ev dışında hiçbir yerde göğsümün genişlemeyeceğini artık biliyorum. Bulunduğum her yerden kaçıyorum. Her yer, gittiğim andan itibaren eskimeye başlıyor, insanın doğduğu andan itibaren yaşlanmaya başlaması gibi. Kavga etmek kaçmanın doğasında var. Gitmek için bir sebep bulunmalı her zaman. Yoksa uydurulmalı. Hayalkırıklığından başka bir şey bulamayan insan hayattan ne beklesin ki? İçinden otobüs geçmeyen şehirler yok artık çünkü. Çünkü yapabiliyor insan, çünkü gidebiliyor. Gitmenin bu kadar kolay olmasının nedeni de gelişen medeniyetimiz heyhat!

Önce kitaplarla başlıyor. Bir eve taşınırken de o evden taşınırken de önce kitapları düşünüyorum. Bütün bu kargaşanın müsebbibi olan kitapları. Okumanın da amacı bir şey öğrenmek değil. Okuyanın da okumaktan başka bir muradı yok. Ne demişti Mecnun “Ya Râb belâyı aşk ile kıl aşina beni”. Çünkü bütün bu bela karakteri oluyor bazı insanların. Benim, onların..    
            Odalara sığmaz olduğu vakitleri var insanın. Yanık bir türkünün peşine düşüp tabanlarını eskittiği zamanları var. Hayatı nihayete erdirmenin avuntuları taşınıyor ev ev, oda oda. Şehirler değişiyor, sokaklar değişiyor, evler, odalar, anahtarlar değişiyor. Arkada bırakılan her anıyla içindeki hicran nâmelerini gömmeye çalışırken, insan olmak adına direnmektir mekan değiştirmek. Zaten münzevi olanın saklanmaya çalışmasıdır yola düşmek. Hastalığın dermanını yollarda aramaktır. Bütün köprülerin atılması ya da topyekün hafızanın sıfırlanması ve belki göze değecek bir gözün hayali iken umulan, asıl kaynağın yani insanın ta kendisinin sabit kalması yolun da yolculuğun da sona ermesini engelliyor. Mekan değişse de insan sabit kalıyor. Kendinden kurtulmanın tek yolu ölmek çünkü. Bu ise gerçekten yürek istiyor.

On Aimait Les Chansons*


Dilimin ucunda bir acılık. Biraz önce çok değil bir iki saat önce kafamla asfalt arasında kalan kaskın iz bıraktığı yüzümde geçersiz bir noktada: biraz acılık. Ölüme yaklaşmak biraz baş ağrısı bırakıyor. Biraz boyunda iz, biraz sol elde. En çok sol elde.
Kafamı yerden kaldırdığım zaman beynimde çınlayan bir şarkı. Neden şimdi ve neden alaturka? Neden Edith Piaf’ın sesini alaturka buluyorum?
Saatte 120km hızla giderken bir şiiri bitirmeye çalışmak neden?

Hayatım gözlerimin önünden geçmedi yine. Yine hiçbir şey olmamış gibi devam ettim yoluma. Yine ölmemişliğime sevinmek için bir sebep bulamadım. Çok çalıştım kafamla asfaltın arasında kalan kaskın varlığından rahatsız olmamaya.

Yolu görüyordum, kafamın içinde bitmemiş bir şiirin son dizeleri kuruluyordu. Yol anlamını yitirdi. Harfler ardı ardına dizilmeye başladı. Ve kamyon. Gerçek dünyaya dönen ben ve asfaltla kafam arasında kalıp parçalanan kask.
Kalktım. Kaskı çıkardım. Kaska baktım, baktım kendime. Sol avuçiçi parçalanmış. Saatim bileğimi sıyırarak kırılmış. Boynumda bir sızlama. Başağrısı. Kask paramparça.
Edith Piaf’ın sesi kulaklarımda çınladı. Adieu mon couer..**
Neden Edith Piaf? Neden alaturka?
İç kanama geçiriyor muyum diye düşündüm. Baş ağrısının kaynağı beyin sarsıntısı olabilir mi diye düşündüm. Sakindim.
Kamyoncu kaza yaptığımı görünce durmuş. Koşarak yanıma geldi. Sakin halimi görünce telaşlandı. Yok bir şeyim dedim. Yok bir şey. Ellerime su döktüm. Kamyoncu peçete getirdi kanı sildim.
Motosikleti kaldırdık yerden. Çalıştırdım. Kaskı taktım. Sağ ol deyip kamyoncuya tekrar koyuldum yola.
Sol elimden akan kan motosiklete bulaştı. Başımın ağrısı ve kaskın parçalanan camından içeri giren böceklerin verdiği rahatsızlık.
Neredeyse güneş batacak. Güneş batmadan Saros’a varmalıyım. Hayran kaldığım gün batımını fotoğraflamalıyım. Vakit dar ve geri dönmek için hiçbir neden yok. Sol elim sızlıyor.
Bir gün önce yapmaya çalıştığım seyahat benzinin bitmesi yüzünden yarım kalmıştı. Bugün de geri dönemezdim.
Gittim körfezi tepeden gören bir yerde durdum. Işık berbat. Bulutlar güneşi gölgeliyor. Birkaç fotoğraf çektim. Elimin kanı kameraya bulaştı. Sigara içtim. Birkaç fotoğraf daha çektim.
Motosikleti çalıştırdım geri döndüm. Karanlıkta yolumu zor seçtim. Köpekler arkamdan koşturdu. Eve döndüm.
Neden Edith Piaf ve neden son dizelerde içinden çıkamadığım bir şiir var masamda? Neden birkaç fotoğraf için düşüyorum yola? Neden yol fotoğraftan daha önemli oluyor üstünde olduğum zaman?
İki dizelik bir tortu kaldı geriye. Ve bir sürü soru.

beni bekleyen hiçbir kuş sürüsü yok
……..
……
biraz baş ağrısı çok değil biraz
ölümden dönmüş gibi.

* Şarkıları Seviyorduk
** Elveda Kalbim


...a dream about death

çok uzun zaman oldu..
saçlarımı taradım. başka bir şehre avucumun kanını döktüm. denizi içime attım, ayaklarımı sürterek yürüdüğüm yollara bakmadım. başım gökte, başım göğe, başım satırla bir.
çok uzun zaman oldu..
inandım. inanmak istedim çok. çok istedim avucumdan akan kanın durmamasını. yine de inanmak istedim. yine de çatlarcasına.
çok uzun zaman oldu..
böyle kendimi inkâr etmeyeli. böyle duvarlara boş boş bakmayalı. böyle gizlenip, böyle gözyaşsız, böyle dizesiz.
çok uzun zaman oldu..
kendini denize katık eden dostumun "inanmak varolmaktır bilirsin" diye tekrarlamalarını unutalı. unutmuş gibi yapalı. böyle mi olur, böyle mi hep bileğime çentik atmaya bir orduyla gideceğim. böyle mi olacak hep. ben bu sözleri duymuştum çok kez. ben bu sözleri yani canım sana..
çok uzun zaman oldu..
böyle beklemeyeli. böyle çıkarıp kalbimi arenanın tam ortasına. böyle kendimi ateşe, dünyayı ateşe. ateşe. ateş et. durma.
çok uzun zaman oldu sanıyordum. unutabilirdim geçmişi ve başım üzerinde dönen akbabaları. unutabilirim sanıyordum ve inanmaya, çatlarcasına. çatlatıp bileğimi yani kolumun en işlek, yani en çok sol kolumu. tekinsiz bir şarkı eşliğinde yani şu göğsümün üstünde duran yarayı saklayıp. saklanıp sonra, sonra gözyaşsız ve sonra bir dizeye giden kandan köprüleri. yakılmayan gemileri. gidilmeyen yolları. acıya ve inançsızlığa açılan. yani bir daha asla yani hayır inanmalıyım çatlarcasına. inanmalıyım yoksa ben kimsenin duymadığı dizelerle anlatabilirim suya düşen intiharı. ben saklayabilirim ben kendimi uzun uzak yollara ve uzak ve hayır. inanmak varolmaktır.
ve ben yine ve ben gözlerime bakıp içimi acıtan cümleler kuran ve ben yine üç beş satır kalmış hayatıma gecenin bir vakti giren ve ben yine kime dokunsam inkâr. ve ben yine alaturka bulduğum şarkıları bir cümlenin sonuna katıp yani siz de bilirsiniz göğsüne ne kadar kor düşerse insanın yani ne kadar çalkalanırsa fırtınalarla ne kadar bilincini inanmaya adayıp düşerse bir kuzgunun ardından kara karışık dallara ümitlenmeye yani ne kadar severse yani siz de bilirsiniz o kadar yaklaşır ölüme. o kadar güneş öykünür o kadar deniz çeker insan. başında karayosunlara teşne fikirler. başında verilmiş o ilk sözden açılmış yarıkları. yani söz ki tutuşturur. yani söz diyorum inanmak varolmaktır. yani söze inanmayı seçip yine de. yani çatlarcasına. uzatıp kanayan avuçlarını tutunmaya çalışan. yani yine de başında açılan, kan sızan yarıkları gizleyip inanıyorum çatlarcasına yani inanıyordum yine de. inanıyorum ki sözlerin de bir dini vardır. yani söze inanan yani bir sözü secdegâh eyleyen. yani yine de kanayan ve yine de gözyaşsız. yine de çatlarcasına.
çok uzun zaman oldu. şu gece yine uyutmayacak beni. şu gece yine sigarayla ve kahreden düşüncelerin ağında. küsmeden ve tanımı imkansız bir dirençle. ilmek ilmek örülecek ve sonra yeniden sabaha inanmaya aç ve çatlarcasına doğacak güneşi bekleyeceğim.
sonra yine başka bir gecegelen. sonra yine inanmaya ve kahreden kelimelere. sonra yine verilen sözlerin açtığı yaralara. yine de inanmaya aç ve çatlarcasına.
ben bu sözleri duymuştum çok. ben bu sözleri başından beri. ben sadece inanmak için kendime. yani yaşayabilirim evet diyebilmek için. yani bir sebep için. en çok bir sebep için. salt sebep için. ben kalbimi arenanın tam ortasına.
kaçmadan, göğsümü siper edip. nereden gelirse gelsin sözleriniz. nereden gelirse gelsin bakışlarınızdaki yaşlar. nereden yara açarsanız açın başıma. nereden isterseniz oradan vurun ve öldürün.
ben inanmaya ben yani insan yanımı saklamamış adam. ben yani şu şiirden çıkıp gelen adam. ben yani adam önce. burası en çok adam. burası inanmaya, yani ne pahasına olursa olsun, ellerinden akan kanı bulaştırmadan yüzüne, yani bir patlamadan kalan gülümsemesini fiyakalı bir sustalı gibi taşıyarak arka cebinde, yani ben en çok insan olarak ölmeyi seçip inanan. ne yana dönsem sözlerden yapılma savaş baltaları çarpıyor kafama. ben yine de şu dilini bilmediğim şarkılar eşliğinde, inanmaya uyanacağım güneş doğarken. ve ikrâr.